2006 yılında Mecidiyeköy’deki bir ajansa art direktör olarak girmiştim.

 

Ajansımızın patronu Ankara’ya sık sık gider, devlet katındaki bürokrat yakınları vasıtası ile büyük işler alır, bunları tek başına yapacak kültürü ve bilgisi olmadığı için yanına öğretim üyesi olan, ajansta part time kreatif direktör olarak çalışan bir hanım arkadaşımızı da alırdı.

 

Aldıkları işleri; öğretim üyesi dostumuzun kreatif direktörlüğü, benim art direktörlüğüm altında elimizde bulunan tek grafiker arkadaşımıza yaptırmaya çalışırdı.

 

Genellikle de grafiker kardeşimizin işi başından aşkın olduğu için, o benim grafikerliğimi yapacağı halde ben onun grafikerliğini yapardım.

 

Bir gün Istanbul’un büyük ilçelerinden birinin Belediye bülteni işi geldi. Patronumuz iktidara yakın çevrelerin adamıydı. 1995 yıllarında çantacı tabir edilen kişilerden olup, İstanbul belediye başkanlığına gidip oradaki büyük memurlardan matbaa ve tasarım işleri ister imiş. Sonra desteklediği partiye Allah yürü ya kulum deyince, partiyle birlikte kendisi de yürümüş. Yolu belediye başkanlığından, Ankara’ya bakanlıklara kadar uzanmış…

 

Eskiden İstanbul belediyesinden fatura irsaliye baskıları alırken, şimdi bilmem ne bankasının 500 bin adet yılbaşı ajandasını ve takvimini almaya başlamış.

 

Yanımda çalışan Ahmet adlı grafiker kardeşimiz ise; “abi boşuna kafanı da yorma, dilini de yorma. Türkiye’de yetenekli olup güzel iş çıkartan ajanslar niçin iş alamıyor diye üzülme. Şu 3 şeyden birinin adamı olursan köşe olursun, gerisi palavra” derdi.

 

Neymiş onlar dediğimde; “1-Tarikat veya Cemaatin adamı olacaksın 2-Aşiret veya hemşerinin adamı olacaksın 3-Siyaset veya bir partinin adamı olacaksın” demişti.

 

Yahu doğruydu. Cuk oturuyordu. Bizim patron bir cemaatin adamıydı, bir partinin sadık destekçisiydi, matbaacı ortağı ise kendi memleketlisiydi…

 

1 ve 3 no.lu maddeler sayesinde Ankara’dan iş alır, 2 no.lu madde sayesinde matbaada bastırırdı…

 

Onun için grafik tasarımın kaliteli olması filan hiç önemli değildi. Tek ölçü müşterinin beğenmesiydi.

 

Yani kelimenin tam anlamıyla MÜŞTERİNİN EMİR ERİ OLAN bir AJANS profili çiziyordu…

 

Bakın nasıl?

 

Evet, bir gün Istanbul’un büyük ilçelerinden birinin belediye bülteni işi geldi. Patron beni odasına çağırdı, “Faruk bey ilk kez bu belediyeden iş alacağız. Bu tasarım çok önemli… Bu güne kadar yapılan belediye bültenleri hep klasik anlamda 3 sütun halinde yazıları olan, resimleri küçük çalışmalar. Biz bunun dışına çıkacağız. Şöyle büyük ve bol fotoğraflı, mümkünse az yazılı, başlıklar büyük puntolu bir çalışma olsun istiyorum. Tıpkı AKSİYON, AKTUEL ve NOKTA dergileri gibi olmalı. Siz 3-4 sayfasını çalışıp grafiker Ahmet’e işi paslayın, kalan 32 sayfayı Ahmet bu gece kalır, yarına bitirir. Belediyenin reklam sorumlusu beyefendi yarın gelecek. Renkli çıkış ve maket halini yarın teslim etmemiz gerekecek…”

 

-Metinler ve fotoğraflar var mı? dedim.

 

-“Elimizde şimdilik çok kısa metinler ve eski bültenlerde kullanılan fotoğraflar var, onlardan harmanlayıp, bir şeyler yapın.” dedi.

 

-“Peki konu başlıkları, özel bölüm sayfaları, ayın dosyası, haberler gibi bölümler var mı?” diye sordum.

 

-“Metinleri inceleyin, kafanıza göre sayfaları ayırın, ayın konusunu filan siz belirleyin. Serbestsiniz” dedi.

 

Metinlerin ve resimlerin olduğu CD ler elimde macitoshun başına gittim. Yanımdaki Mac’de Ahmet çalışıyor. “Ahmet” dedim. “Bu derginin 3-5 sayfasını yapacağım gerisini sen hazırlayacakmışsın”. “Abi mümkün değil” dedi. “Bankanın ajandasını çalışıyorum. Bu gece bunlar için sabahlayacağım.”

 

“Peki Ahmet ne yapacağız, benim Mac in klavyesi bozuk ekranı da titriyor. Hadi 2-3 sayfayı çıkartırım da 36 sayfa imkansız bu makinede.”

 

Abi, patronla konuş dedi. Yani iş yine bana kalmıştı. Sadece adımız art direktördü burada, geldiğimden beri yaptığım bir taslağı Ahmet’e orijinale dönüştürmesi için verememiştim. Bu ajans art direktörün bile ne olduğunu bilmiyordu.

 

Durumu patrona söyledim, en iyi çözümün evde çalışıp sabaha uyumadan ajansa gelmek olduğuna karar verdik.

 

İş başa düşmüştü yine.

 

Ben o gece evimde hiç uyumadan 36 sayfalık bülteni(veya dergiyi) bitirdim. Sabah 10 sularında ajansa gittim. Elimdeki CD’den ajansta bulunan çok iyi bir marka olan printerden renkli çıkışları aldım. Ahmet’in gelmesini bekledim. Ahmet her gece geç çıktığı için sabahları 11.00 den aşağı gelmezdi. Ondan önce gelen patron ise hep Ahmet’in arkasından söylenir ama yüzüne bir şey diyemezdi.

 

Neyse Ahmet ile Patron aynı saatte geldiler. Ahmet’e renkli çıkışlardan maket yapmasını rica ettim. Patron dedi ki, “Ahmet yapamaz siz yapacaksınız”. Niye? dedim. “Ahmet ajandanın renkli çıkışını alacak, işi var, çıkışı siz maket yapın.”

 

Çok sinirlendim. Dün gece 3-4 sayfasını yapacağım işin hepsini yaptım, üstelik hiç uyumadım. Ahmet gece 11,00 de gitmiş, sabah 11,00 de gelmiş. Bir de maketi ben yapacağım, benim art direktörlüğüm nerede kaldı?

 

Bu sinirle patronu odasına kadar davet ettim. Odasında dedim ki; “siz beni buraya grafiker olarak almadınız, mac operatörü olarak almadınız. Eğer tasarımcı grafiker olarak alsaydınız kendi taslağımı kendim yapar, kendi maketimi kendim keser yapıştırırdım. Dün gece Ahmet’in işi var diye onun işini ben yaptım. üstelik hiç uyumadım. Şimdi yine onun işini ben yapacaksam ne olacak bu böyle?”

 

“Üstadım” dedi. Onun işini yapmıyorsunuz ki, siz kendi yaptığınız taslağın çıkışını aldınız ve kendi çıkışınızın maketini yapacaksınız”

 

Yahu dedim içimden, bu adam ya salak, ya çok kurnaz pişkinliğe vuruyor. “Bakın” dedim, “bu iş sadece benim işim değil, bu bir ekip işi… Eğer beni art direktör olarak aldıysanız bu maketi Ahmet yapacak, eğer beni grafiker olarak aldıysanız ben yapacağım. Eğer herkese ayrı ayrı iş verip, herkesten bağımsız olarak iş isteyecekseniz burada art direktör yok demektir veya art direktör sizsiniz demektir. Öyleyse ben burada çalışamam, hesabımı kesin çıkıyorum…”

 

Patron sırıtarak; “Dur sinirlenme üstadım, Ahmet elindeki maketi bitirsin, sonra seninkini yapar, sen keyfine bak… Belediyenin adamı saat 15,00 de gelecek. O zamana kadar çook zaman var.”

 

Allah Allah dedim, önce maketi benim yapmam konusunda üzerimde baskı kurdu, sonra sıkıyı görünce yelkenleri indirdi, ne biçim adam ya diye düşündüm. Demek haklı olduğumu kabul etti dedim.

 

Saat 13,00 ‘de patron çıktı gitti. Gitmeden dedi ki, saat 15,00 de belediye yetkilisi gelecek, siz maketi birlikte değerlendirirsiniz.

 

Ben ise uykusuzdum eve gidip yatmak istiyordum, bu kez müşteri temsilciliğini de bana yıktı.

 

Neyse beklenen kişinin geldiğini zilin çalınmasından ve sekreter hanımın onu içeri buyur etmesinden anladım.

 

Yan taraftan sekreterin konuşmaları odama kadar geliyordu. Art direktörümüz Faruk bey var içerde sizi bekliyor, taslak hakkında görüşebilirsiniz dedi.

 

Gelen belediye yetkilisi zat benimle görüşmeyi kabul etmedi, patronu bekleyeceğini bildirdi, çalışmayı da görmek istemedi. Varsa yoksa patron nerede, onun geleceğini bilmiyor muymuş, niçin gitmiş, nereye gitmiş… Bunları söyleyip duruyordu.

 

Sonunda patron geldi. Benim odamdan maket haline gelmiş taslağı aldı, kendi odasında bekleyen belediyenin reklam işlerinden sorumlu zat-ı muhteremin yanına gitti. Yarım saat konuştular… Sonra patron onu yolcu etti ve elinde taslakla benim bulunduğum bölmeye geldi.

 

Dedi ki;

- Haklı olarak beğenmedi, çünkü onun dediği gibi olmamış…

 

Şok oldum, dedim ki;

-Neresi onun dediği gibi olmamış? Sizin dediğiniz gibi büyük fotoğraflı yaptık, dergi gibi yaptık, böyle istememiş miydi?

 

-Daha derli toplu olsun dedi, bu puntoları fazla büyük buldu, bu boşlukları fazla buldu, bu boşluklar onu rahatsız etti. Fotoğrafların biri bir sayfanın sağında diğeri solunda, hepsi sayfanın aynı yerinde olsun, bir disiplini olsun istedi…

 

(Adam art direktör, tasarımı biliyor)

 

-Peki siz haklı olarak beğenmedi dediniz, ona hak veriyor musunuz?

 

-Müşteri her zaman haklıdır Faruk bey, o ne isterse biz onu yapmakla yükümlüyüz. Neticede burası bir işyeridir ve para kazanmak zorundayız.

 

-Siz ona bu tasarımı ben böyle yaptırdım, Aktüel Dergisi gibi bol fotoğraflı, büyük puntolu, haber dergisi gibi olsun, basın bülteni gibi olmasın dedim demediniz mi, dedim.

 

Kıvırdı, cevap vermedi.

 

-Faruk bey müşteri bu tasarımı beğenmedi, daha sade ve sayfaları birbirinin aynı olan, daha küçük fotoğraflı, klasik bülten havasında bir iş istiyor, onu yapacağız dedi.

 

Ben burada müşteri temsilciliği görevinin layıkıyla yapılmadığını düşündüm ve dedim ki;

-Bakın, bu tasarımı belediye başkanına sunabilseydik başkan çok beğenirdi. Bu herif cahilin biri ve üstelik güzel işten anlamıyor… Bir de üzerimizde baskı kurup onun ayaklarını öpmemizi istiyor.. Size düşen görev bu tasarımın çok daha etkileyici olduğunu savunmaktı…Ve belediye başkanının büyük resim ve çarpıcı puntolarla akılda kalıcı bir imaja kavuşturulduğunu anlatmaktı. Onun görüşlerini bana aynen iletmek değildi. Üstelik bu tutumunuz bana dün anlattıklarınızla taban tabana zıt… Bir dediğiniz bir dediğinizi tutmuyor. Ben bu sabah istifa etmiştim, kabul etmemiştiniz, şimdi istifa ediyorum. Burası bir ajans değil, ben de burada sanat yönetmeni değilim, siz de müşteri ilişkilerinden filan anlamıyorsunuz… Bana ödediğiniz maaşla 2 tane Ahmet gibi adam alır onlarla istediğiniz gibi yap boz oynarsınız, ben gidiyorum… Hem sizi zarara sokmayayım, hem sinirlerimi yıpratmayayım.

 

-Dur yahu, yine sinirlendin. Ahmet’e veririz bu işi, Ahmet kendi bildiği gibi yapar… Müşterinin beğenmediği yerler olursa, gelir Ahmet’in yanına oturur, şurasını böyle, orasını şöyle yap der yaptırır, müşteriyi tatmin ederiz, maksat müşteri memnuniyeti,. Sen görevini yaptın dedi…

 

Dediği gibi de oldu, müşteri geldi, bilgisayarın yanına oturdu, kendi zevkine göre tasarımını yaptırdı. Ortaya her sayfası birbirine benzer, müşterinin deyimiyle “derli toplu” bir iş çıktı.

Benim sloganlarımı kullandılar, benim seçtiğim fotoğrafları kullandılar ama derginin hiçbir sayfasının hiçbir yerinde beyaz bir boşluk yoktu. Her taraf sıkış tepiş ya yazı ya resimle doluydu. 1 fotoğraf kullanılacak büyük bir alana 4 tane minik fotoğraf sığdırılmıştı. Fotoğraftaki devlet erkanını yüzlerinden tanımak imkansızdı, çünkü resimler çok küçültülmüştü. Ama belediye yetkilisi resimde kimlerin olduğunu biliyordu ya, okuyucu da bilecek sanıyordu. Hem resim altında yazıyordu kimin kim olduğu…

 

İşte reklamcılığı bilmeyen bir müşteri, bir patron ve bir grafiker birlikte tasarım yapıyorlardı, belediyenin paraları böylece çar çur ediliyordu.

 

Belediye başkanına bu tasarımlar doğru tasarım diye sunuluyordu… Bu tasarımı yapan yerlere AJANS deniyordu. Müşterinin dediğini yapana da grafiker… Ya müşteri? Bence asıl tasarımcı oydu! Yanlış mı?

 

Ve bu ajanslar emir eri miydi? Grafikerler emir eri miydi? (Öyleydi demeye dilim varmıyor)

 

Benim durumum orada ne oldu? Onu da gelecek yazıların birinde anlatırım eğer merak eden olursa…

————-

Merak eden olmuş;

Melek Akçay Akbay Evet ne oldu? Gercekten komedi.

Faruk Çağla;

Melekcim gerçekten iyi bir reklamcısın ki sonuçla hemen ilgilendin. İki defa istifa ettim herif kabul etmedi ya… 10 gün sonra bir tek ajanda işiyle sıfır BMW’i kapıya çekti. (araba 2006 da 140 bin liraydı) Bu dangalaklıkta, bu kültürde bir adam sırf iyi ilişkileri nedeniyle bu serveti nasıl elde eder diye hırslanıyordum ve grafiker Ahmet’e iyice hak vermeye başlamıştım. Ben böyle ikide bir istifa ederim diye kafa tutunca bu kez beni oraya aldıran ve kendisine kreatif direktör sıfatı verdiren yaşlı üniversite hocası bayanın da hiç bir yaratıcı vasfı olmadığı sadece müşteri temsilcisi olduğu da zaten tarafımdan anlaşılmıştı. Benim taviz vermeyen tutumum onu da rahatsız etmişti, çünkü sonuçta oraya beni o aldırmıştı.  Bu kez o kadının oradaki varlığı tehlikeye girdi.

O kadın sadece Ankaraya git filanca bakan yardımcısını bul selamımı söyle şu grafik taslaklarını imzalat denilince gidiyor ama sıfatı hoca ve kreatif direktör oluyordu.O ajansta iş bilmez patronu bu kadın da kafakola almışmüşterilerle birlikte kendi iş bilmezliklerinin yükünü grafik atölyesine çektiriyorlardı. Patronun ise umurunda değildi işini yürütüyordu, her patron gibi problem istemiyor, kârına kâr katıyordu. Altına sıfır BMW’yi çekiyordu. Bu kadın ise Skoda Favorit’e biniyordu… Grafikerler sabahlasın, yap boz yapsın bu kadınla patronun umurunda değildi. Düzen ve disiplin değil, düzensizlik içinde kavga döğüş iş çıkıyor ama nasıl çıkarsa çıksın yeterse çıksındı. O bayanla patron iş buyuruyor biz ise iş yapıyorduk sadece benim adım art direktördü.Grafiker Ahmet bu yüzden patrona rest çekemiyor bana rest çekiyordu.

Kısaca her an her saniye bir kurnazlık ile durumu  idare etme ve yalan söyleme içinde bir sinir harbi ile çalışma devam ediyordu. Sözde kreatif kadın, kocasına da aynı okulda ders verdiriyor, kocası öğle yemeklerini bedavaya getirmek için bizim ajansa geliyordu. Ama bu kadın, asla benim onca ricam karşısında o okulda bana bir saatlik bile ders verdirmiyordu. Verdirirse emri altından çıkacaktım. Kocası ve kendisi hiç bir şeyi eleştirmiyor sadece dinliyor hep idare ediyordu. Karı-koca hep sessiz ve uyumluydular.

Bu kadın bir gün dayanamayıp bana, odasında alçak sesle patron için “bu herif YAMUK herifin biri, kafası yamuk, düşüncesi yamuk, hatta gülüşü bile yamuk, ama ne yapalım Faruk bey şimdiki düzen yamuk, bu da yamuk düzenin yamuk adamı. Fakat sizi buraya ben aldırdım, siz ona karşı gelmekle benim otoritemi de sarsıyor benim buradaki varlığımı tehlikeye atıyorsunuz. Ben dört çocuğuma bakıyorum.Onları okutuyorum. Bu arada yamuk dediğim de aramızda kalsın dedi.  Ardından üç gün sora beni oradan attırdı. (iyi ki de arttırdı yoksa birilerini dövecektim)

Bu da yamuk düzenin YAMUK ÖĞRETİM GÖREVLİSİ… Bana açık verdi, açığını söylerim diye de korkup attırdı…

Bunlar böyle YAMUK olmasa grafikerler YAMULMAZ Melekcim. Sonra bu YAMUK hoca ben 2009’da Grafikerler Meslek Birliğini kurmak için üye kaydı yaparken bana selam bile vermeden kendi iki evladını getirip işten attırdığı adamın derneğine üye yaptı evlatları da YAMULMASIN diye… Ne acı değil mi?

İşte Yamuk ülkeden YAMUK insan manzaraları…