Bu başlık 1975-1978 yılları arasında İstanbul telefon rehberinde sarı sayfalar içerisinde REKLAM AJANSLARI bölümünde yer alıyordu.

Çeşitli reklam ajansları kendilerini tanıtan reklamlar vermişler, mesleklerini nasıl daha farklı ve daha iyi icra ettiklerini gösteren yazı ve resimlerle imaj ve müşteri kazanmaya çalışıyorlardı.

Yukarıdaki sloganı yazan reklam ajansı AJANS 70 adında bir reklam ajansıydı.

Demek ki 1970 yılında kurulmuş bir firma idi ve bu yüzden adına Ajans 70 demişti. Bir de Ajans 72 vardı.

Ne tesadüftür; ben her iki firmada da grafiker olarak çalıştım.

Ajans 72 Aksarayda Valide Camiinin karşısındaydı. Sahibi Ferit bey idi. Sekreteri Türkan hanımdı. Daha çok açık hava reklamları yapardı. Sekreteri veya genel müdür yardımcısı Türkan hanım o günlerde çok moda olan Ferdi Özbeğen’in kasetlerini çalar, bize de dinletirdi. Biz de mecburen dinlerdik, teybi sonuna kadar açardı. Ümit Besen daha şöhret olmamıştı.

Biz Zülfü Livaneli ve Ruhi Su dinlerken, Ferdi Özbeğen dinlemeyi kültürsüzlük sayıyorduk. Oysa en kültürlüler bile tavernalarda bu müziklerle eğleniyordu.

Geçtiğimiz yıllarda Ferit abiyle telefonda görüştüm. Ferit abiyle Türkan hanım evlenmişler. 25 yıl önce evli değillerdi, sadece mesai arkadaşıydılar.

O günlerde Önem Halıları diye bir firmanın basın ve TV reklamlarını yapardık. TV henüz tek kanallı ve siyah beyazdı. Bulduğumuz harika slogan, “ben hanıma önem veririm, ben de halıma önem veririm, Önem HALI!” şeklindeydi. Reklam filmlerinde tiyatro sanatçısı Pekcan Koşar oynamıştı.

Ferit beyle biz ayak üstü slogan bulurduk. Reklam fotoğraflarını benim çektiğim olurdu. Yani metin yazmaya, reklam fotoğrafı çekmeye, Letrasetle başlık yazmaya, karanlık odada agrandizörde fotoğraf kağıdına amblem logo basmaya kadar, hatta Türkan hanım olmadığı zamanlarda telefonlara bakmaya kadar her işi yapardım.

Bir tek dükkanı silip süpürmediğim kalırdı. Bir gün grafiker dostum Atilla Demiriz aramıştı, telefonda sesini tanıyamadım, siz kimsiniz demişti bana, ben de “grafikerim burada” diyeceğime, “Ferit beyin işçisiyim” demiştim

Kızmıştı, “ya oğlum, işçi misin be, grafikerim” desene demişti.

Grafiker miyim, işçi miyim, yoksa emir eri miyim, yoksa sanatçı mıyım, bunu kısa zaman sonra anladım…(Siz ne zaman anlayacaksınız?)

 

Gelelim Ajans 70’e. Bu firma da Sirkeci’den Cağaloğlu’na çıkan caddenin üzerinde, Vilayet binasının karşısındaydı. Dar uzun bir apartmandı. Bu apartmanın iki katı Ajans 70’e aitti.

Sahibi sol görüşlü bir kimseydi… Grafikerlere; örgütlenin, eziliyorsunuz, bana grev yapın, direniş yapın derdi…

Şimdilerde ünlü bir ressam olan ve yurtdışında yaşayan Ufuk Kobaş adlı bir bayan grafiker olarak o günlerde Ajans 70’de çalıyordu. Zaten hep söylerim, ressamların grafikerlik yaptığı kadar, grafikerler ressamlık yapmaz diye. Çünkü grafikerlerin ressamlık yapmaya ihtiyaçları yoktur.

Ben iş başvurusu yaptığımda ajansın sahibi o güne kadar yaptığım çalışmaları görünce; “sen grafiker mi olmak istiyorsun yoksa sanatçı mı?” demişti…

Bu, çok tuhafıma gitmişti. Yani bu ajansta sanat yapılmaz gibi bir şey mi demek istemişti acaba… Ya da grafiker, sanatçı değildir mi demek istemişti?

Bu kişi; reklam ajansının müşteriye yön vermesi gerektiğinden, reklam ve pazarlama bilimi ve sanatından taviz verilmemesi gerektiğini söylüyordu… Başka ajansların para kazanmak için her tavizi verdiğinden söz ediyordu… Bunu bu gün söylese anlayacağım, taa 1978lerde söylüyordu. Demek ki ya bazı şeyler değişmiyordu veya bu kişi bazı toplumsal hastalıkları önceden kestirebilmişti.

Neyse girdik, çalışıyoruz. Bizim bulunduğumuz katta iki oda var; biri büyük bir oda ve vilayetin bulunduğu Ankara Caddesine bakıyor. Oda kapısının önünde merdiven boşluğu var ve öteki odanın kapısı gözüküyor. Öteki odada ise Britannica ansiklopedileri yığılı… Bu odadaki makamda ise patronun ortağı bir genç adam var. Belli ki iyi İngilizcesi olan ve dışarıda okumuş birisi… Hem ansiklopedi satıyor, hem de Ajans 70’in sol görüşlü patronunun ortağı veya yetkilisi… Yani hem batı kültürünün dev ansiklopedisini pazarlıyorlar, hem de işçi ve emekçiden yana gazete ve dergi çıkartıyorlar… Bu arkadaş ajansın belkemiği, bize yapılacak tasarımları anlatıyor, işi tarif ediyor. Yani müşteri temsilcisi… Bir de etkili konuşma sanatı dersleri almış olacak ki, konuşurken asla makam koltuğuna oturmuyor, uzun kanapede yanımıza oturuyor ve zaman zaman kolunu omuzumuza atıyor. Bayanlarla da böyle mi konuşuyor diye hep merak etmişimdir bu güne kadar. Yanlış hatırlamıyorsam, Mutlu bey derdik ona. Yüzü de adı gibiydi

Biz üst kattayız. Üst kat çatı katı… Üzerinde dam var ve kışın çok soğuk oluyor. Patron katı ise alt kat… Ara sıra patronun yanına giriyoruz… Odası hamam gibi… Neyle ısınıyor anlayamıyoruz. İş hanında kaloriferler yok… Bizim elektrik sobası ise sadece kendini ısıtıyor kocaman salonda… Camlar da alüminyum doğrama ve soğuk içerde… Yalıtım yok.

Allah allah… O sıcakta rahat rahat telefon görüşmelerini yapıyor, biz soğukta çalışamıyoruz, ellerimiz donuyor…

O sıralar tek renkli ve tek kanallı TRT 1 televizyonunda bir İngiliz dizi filmi oynuyor. Upstairs and Downstairs adında… Üst kattakiler ve alt kattakiler yani…

Film 1800 yıllarında bir şatoda geçiyor… Soylu bir Kont var ve geniş ailesiyle bir şatonun üst katında yaşıyor. Alt katta ise uşaklar, aşçılar, hizmetçiler, bahçıvan ve seyisler yaşıyor…

Herkes herkese karşı ölçülü ve saygılı… Tipik bir İngiliz demokratik bürokrasisi içinde avam ve elit bir arada mutlu bir biçimde yaşıyorlar…

Oysa bizim ajansta alt kattakiler ve üst kattakiler arasında değil demokrasi, normal bir bürokrasi bile yok. Durum biraz ters, üst kattaki işçiler donuyor…

Hani patronumuzun dediği grev ve direnişi yapacağız ama önce ısınmamız lazım.

O sıralarda da televizyonda İzocam diye bir firmanın reklamı oynuyor. Çizgi film olarak yapılmış. Çatısını İzocam’la kaplatmayıp ısı yalıtımı yapmayan bir apartmanda, üst katta oturan aile; kapıcııı diye seslenip, yak şu kaloriferi donuyoruz diyor. Kapıcı kalorifer kazanına kömürü dolduruyor, bu sefer alt kattaki aile çıkıyor; söndür şu kaloriferi pişiyoruz diyor. Kapıcı şaşırıp kalıyor. Sonunda çatıyı İzocam’la kapatıp bu sorun halloluyor…

Hem bu reklam filmi, hem de Üst kattakiler-Alt kattakiler adlı İngiliz dizi filminden etkilendim. En çok da soğuktan titreyerek fırça, kalem ve gretuar (maket bıçağı) kullanmaktan etkilendim. (O zamanlar Mouse yoktu, biz Mouse denilince Walt Disneyin Micky Mouse’unu anlıyorduk)…

Zaten karikatür de çiziyordum. Tuttum bir karikatür çizdim. Aynı İngiliz dizi filmi gibi üst kattakiler-alt kattakiler yazdım.

Üst kattaki salonda battaniyelere sarınmış halde hem çalışan hem titreyen grafikerleri, alt katta da rahatça oturan patronu çizdim. Sanırım, patrona da “bu elemanlar hem donuyorlar hem grev yapmıyorlar, nasıl işçi bunlar” gibi bir laf söylettim.

Karikatürü duvara astım…

Sonra ne oldu hatırlamıyorum. Pek hoş karşılanmadığı kesin… Ama kovulmadım. Oranın tadı kaçtı… Grev yapamadan ben ayrılmak zorunda kaldım.

Ama aklımda ne kaldı biliyor musunuz?

Evet reklam ajansı hiç bir müşterinin emir eri olmamalıdır. Yani müşteri ajansa her dediğini yaptıramamalıdır, ajans müşteriye yön vermelidir, müşteri ajansa değil…

Bu yüzde yüz doğrudur…

Ama grafiker de emir eri değildir. Yanına oturan bir müşteri şurasını şöyle yap, burasını böyle diyorsa… Tasarımı grafiker değil, müşteri yapıyorsa… Grafiker sadece müşterinin bilgisayar kullanan eli oluyorsa….

Hele hele zor koşullar altında çalışmaya zorlanıyorsa… Hele buna itiraz etmiyorsa… Hele arkadaşlarından daha ucuza çalışıp onları işinden ediyorsa…

O grafiker de grafiker midir? Yaptığı tasarım onun kendine ait özgün tasarımı mıdır?

O grafiker de grafiker değildir… diyecem ama dilim varmıyor…

Faruk ÇAĞLA
24.08.2008