Faruk Çağla: Sorum şu; şimdi ne oldu da, bu işi çok iyi bilmelerine rağmen üstelik düşük ücrete razı olsalar bile pek çok grafik ustamız işsiz kalıyor? Bunu lütfen açıklamaya çalışır mısın?

Ali Tekin Çam: Hocam bu sorunun cevabı çok basit aslında… Bizim bu işe başladığımız tarihlerde bu mesleği pek tanıyan, bilen yoktu ve bu işin eğitimini veren de 3 tane okul vardı… İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi, Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu ve Akademiye bağlı Uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek Okulu’nun (UESYO) Grafik Bölümleri…

Piyasa o dönemlerde o kadar aç ve cazipti ki güzel sanatların diğer bölümlerde eğitim alanlar da grafik tasarımcı olarak bu sektörün çeşitli alanlarında rahatlıkla iş bulabiliyorlardı…

Bir de alaylılar vardı tabi ki… Ama onların da iyi yetişmişleri ve bileği güçlü olanları iş yapma şansına sahipti.

Kısacası meslekte yetenek ön plandaydı, yeteneği ve bir şekilde eğitimi olmayanlar bu mesleğe bulaşmaya pek cesaret edemiyorlardı. Bu sayede çalıştığım hiçbir iş yerine diploma göstermeye gerek duymadım. Hatta ben de dahil pek çok arkadaşımızın diplomalarını yıllar sonra, genelde de emekli olduktan sonra aldıklarını biliyorum.

Bu yüzden de uzunca bir dönem, bu mesleği yapanlara iş teklifleri kırmızı mumlu davetiye ile geldi. Hatırlarsan iş beğenmiyorduk veya iş yerinde canımızı sıkan bir şeyler olduğunda, ceketimizi alıp çıkıyorduk. Gelen teklifleri, o anda işsiz olan veya daha vasat şartlarda çalışıp da arayışta olan tanıdıklarımıza yönlendiriyorduk.

ali-tekin-camSonra bir gün geldi, tüfek icat oldu ve mertlik bozuldu. Bildiğin üzere devreye bilgisayar girdi. Bilgisayara takla attıran hevesli bir sürü ergen böyle bir mesleğin de olduğunun farkına varmaya başladı ve piyasadaki boşluk yüzünden bir süre sonra kendilerini bu işe bulaşmış buldular.

Ülkemizde meslek liseleri için şanssız bir anlayış vardır. Ailelerin, üniversite eğitiminden umut kestikleri çocuklarını, bölüm konusunda çok da seçici olmadan “Bari kısa yoldan bir meslek sahibi olsun” zihniyetiyle gönderdikleri bir yerdir. Eskiden Matbaa ile ilgili meslek liselerinden grafiğe yönelenler varken 90’lı yıllarda çok sayıda güzel sanatlar lisesi açıldı ve pek çok çocuk bu liselerin grafik bölümlerine yetenekleri pek gözetilmeden, grafiğin de ne olduğunu bilmeden ailelerinin yönlendirmesiyle gönderildi.

Günümüzde ise; 100 civarı devlet üniversitesi ile 70 civarı vakıf üniversitesinden hemen hepsinin güzel Sanatlar fakülteleri ile yüksek okulları, bunların da farklı isimlerle de olsa (Grafik, Görsel iletişim tasarımı vs.) grafik bölümleri var.

Bu Üniversitelerde ne kadar iyi bir grafik eğitimi verildiği ise biraz şüpheli, çoğunun bölüm başkanı ve branş hocaları resim bölümü kökenli… Vakıf üniversiteleri ise tam bir ticarethane… Bu üniversitelerimizin grafik bölümleri var olmasına var da, nedense hemen hepsinin logosu çok kötü… Tabiri caizse kendi söküğünü dikmekten, okullarının ambalajını tasarlamaktan aciz bir görüntüleri var… Anla buralarda verilen eğitimin kalitesini!.

Üstelik üniversitelerimizde grafik üzerine yüksek lisans tezi veya sanatta yeterlilik tezi veren tıp, hukuk vs. mezunlarının bulunması da mesleğimizin başka bir handikapıdır.

Bir de tüm bunlara 2 ayda Grafik tasarımcı yetiştirdiğini söyleyen ve yeteneğine bakmadan (parası olmak kaydıyla) neredeyse yoldan geçen herkese sertifika verme meraklısı program kursçularını ilave edersen artık piyasanın nasıl bir kusma noktasında geldiğini daha kolay anlayabilirsin.

Kısacası bizim mesleğe başladığımız dönemin grafik tasarımcısı mesleği ile ilgili iyi bir donanıma sahipken, günümüzde ise müthiş bir kafa karışıklığı var. Tabi ki her dönemde olduğu gibi bugün de bu işi ilgi, bilgi, sevgiyle yapan, yaptığı işin de hakkını sonuna kadar veren, hatırı sayılır miktarda tasarımcımız var. Ama bahsettiğimiz şekilde, piyasaya pek çok kanaldan o kadar çok kişi pompalanıyor ki, bu mesleği; hakkını vererek yapacakların çoğu, ortamın bulanıklığından ne yazık ki karambole gelebiliyor ve hakettikleri yerde olamıyorlar.

Bu karışıklıktan ise en çok işveren memnun. Çünkü artık kimsenin kaprisini çekmek zorunda değil. İstediği fiyata, istediği şartlarda, istemediği kadar da eleman bulabiliyor. Piyasanın durumu bu olunca; bir grafik tasarımcıdan da çok fazla bilgi, birikim ve tecrübeye sahip olması istenmiyor. Hızlı bilgisayar kullanması, birkaç program bilmesi yeterli ve de daha ucuza / en ucuza çalışanlar tercih edilir durumda. Şu an; kimin ne yaptığı, ne kadar yapabildiği belirsiz bir aşırı kalabalık var. Üretilenlere bakıyorsun, ortalık görüntü kirliliğinden geçilmiyor.. Eh!. yapan bilgisiz, yaptıran da cahil olunca gül gibi geçinip gidiyorlar.. Eskiden tasarımcılar yaptıkları afişin kenarına imzalarını atarlardı. Bugün neden atmadıklarını / atılmadığını düşünmek / sorgulamak gerekiyor…

ali-tekin-cam_faruk-cagla-3Tüm bunların yanında iş pastası o dönemlerden bu güne aynı oranda çoğalmadı, hatta bir kaç yılda bir yaşanan lokal ve global krizler yüzünden yerinde saydığı, bazen ufaldığı bile söylenebilir.

Başımızda ise; sanki bu ülkede tasarımcı yokmuşcasına ülkesini temsil edecek logoyu yurt dışına yaptıran bir anlayış hakim… Tabi bunu; bu ülkenin tasarımcısına güvenmediği / inanmadığı için veya bize yansımayan derin ilişkiler sonucu yurt dışına logo yaptıran pek çok ünlü firmamız (Eti, Hürriyet, Arçelik, Abdi İbrahim, TGRT, Beko vb.) için de söylemek mümkün.

Göz kültürü gelişmemiş bilinçsiz müşteri, Para ödediği için söz hakkını tek kendinde gören patron, rekabet adına birbirinin kuyusunu kazan meslektaşlar, iş almak için tasarımın değersizleştirilmesi, yani iş kapmak için alınmayan tasarım ücretinin diğer üretim kalemlerine bindirilmesi (bu durumda tasarımın itibarsızlaştırılması, tasarımcının da itibarsızlaşmasına yol açabiliyor) ve bir de tabi ki yaş faktörü… Bak ilanlara “çoğunda 30 veya 35 yaşını geçmemiş olması tercih edilir” ibaresi vardır.

Tasarımcılarımız bu şartlarda da, ne yazık ki en olgun, en birikimli ve en çok yararlanılması gereken “ustalık” dönemlerinde kendilerini kapı önünde bulabiliyorlar.

Bilmiyorum buraya kadar yazdıklarım, sorduğunun cevabı olabilir mi?

Faruk Çağla: İkinci sorum şu: bahsettiğin bilinçsiz müşteri veya çalıştığın iş yeri patronuna taslak, alternatif ve seçenek sunuyoruz. Bu adamlar bu nitelikteyse doğru tasarımı seçmeleri veya doğru reklama ulaşmaları ne kadar mümkün olabilir? Göz kültürü gelişmemiş bu adamlara tasarım seçenekleri sunmak ne kadar doğrudur? Dolayısı ile bunların beğendiği veya yönlendirdiği tasarımlar ya da reklamlar ne kadar doğrudur?

Bağlı olarak; tasarımcının veya tasarımın bu kişilerin elinde ve denetiminde olması ne kadar doğrudur? Bunun çaresi var mıdır?

Ali Tekin Çam: Hocam bu sorunun cevabını aramak için önce doğru tesbit ve bir takım tanımlar yapmak gerekiyor.

Tasarım; mesleğimizde bir problemi çözmek ve bir ihtiyaca cevap vermek için yapılır ve karşılıklı uzlaşmayı gerektiren bir özelliğe sahiptir. Demek ki önce ihtiyacı veya problemi olan bir müşterinin olması gerekiyor. Sonra da bu müşterinin sipariş vermesi ile ihtiyaç ve problemine birlikte bir çözüm aranacaktır.

Bahsettiğimiz türdeki müşterinin tasarımcıya müdahale etmesinin pek çok sebebi olabilir. Öncelikle fikre para ödemek bilinçsiz müşteri için rahatsız edici bir durumdur. 5 yıldızlı bir otel yapıp, onu ve kurumunu dünyada temsil edecek bir logoya, otele yaptığı masrafın yanında devede kulak bile olmayacak bir ücreti vermek ağırına gidiyordur. Bu yüzden de belki bilinçli değil ama yapılanı önemsizleştirmek için o kadar çok müdahale eder ki bir süre sonra tasarımcı ya işi veya ipin ucunu bırakmak zorunda kalır. Başka bir sebep de; bu tür iş verenler genelde tasarımcıyı kafasındakinin uygulayıcısı olarak görmek ister. Başka bir deyişle kafasındakilerin doğruluğunu tasarım konusunda ehliyeti olan birine onaylatmak isterler.

Tasarımcısına güvenen aklı başında ve komplekslerini aşmış müşteri / patron bulmak biraz şans işidir.

İşin kuralı gereği, her talep edileni müşteriye alternatifli olarak sunmaktır. Ama bu konu ile ilgili problem yeni değildir. Aynı problemlerin daha ağırlarını bizden çok önceki dönemlerin ustaları da yaşamıştır. Hemen aklıma gelen iki örnek vereyim.

1960’lı yıllarda rahmetli Yusuf Ziya Ortaç yazdığı “Bizim Yokuş” adlı eserinde Babıâli’de tanığı kişileri anlatır. Bu kişilerden birisi İhap Hulûsi Görey’dir. Yusuf Ziya’ya şöyle demiş:

“Yıllarca devlet daireleri ve kurumlarına afiş çizdim. Her sefer üç, dört taslak yapıp sundum. Hiç yanılmadılar, hep en kötüsünü seçtiler.”

Başka şikayetleri de vardır İhap Hulusi’nin: “…50 yıllık çalışmalarım sırasında; doğal olarak bazı zorluklarla karşılaştım. Resimden, bunun kompozisyonundan, renkten anlamayan kişilerin sipariş verdiği olmuştur. Bunlar, gereksiz ve anlamsız müdahalelerle yaptığım resimleri bozmuşlardır. Örneğin boş gördükleri yerlere yazılar sıkıştırarak kompozisyonu bozmuşlar, resimdeki renkleri değiştirmişlerdir. Bu şartlar altında çalışmak güç oluyordu. Sanat, yetenek ve zevkimi para kazanmak uğruna feda etmek zorunda kalıyordum. Baskıya da gereken önem verilmediği için afişlerdeki renkler bozuk çıkıyordu. Bu bozukluk en çok piyango biletlerinde görülüyordu. Yaptığım orijinal iş ile basılmış biletin renkler yönünden hiç bir ilgisi kalmıyordu.”

Bir başka usta Sait Maden ise:

“İşveren başka açıdan bakar, ben başka açıdan bakarım. Benim bakış açım hem estetik açısı hem işlevsellik açısı. İşverenlerin büyük bir çoğunluğu hiçbir şey bilmez. Onları uğraşa uğraşa yönlendirmeye çalışırım. Bir anı: Çizdiğim tasarımlardan birini çok beğenmiştim. Konuyu o kadar iyi anlatıyordu ki! Ama adam kavrayamıyordu. “Bak, dedim, senden şunu rica ediyorum; eğer bunu Kabul edersen vereceğin paranın yarısını isterim. Yok eğer benim tutmadığım bir şeyi kullanmak istiyorsan onun fiyatı iki misli”. İki misline yaptığım da oldu, yarı yarıya yaptığım da. Ama kitap kapağı gibi şeylerde öyle seçme işi yoktur. Sipariş gelir, konuyu anlatırlar, ben de yapar teslim ederim. İtiraz mümkün değildir.” diyor, bir söyleşisinde. O da sıkıntılı bir süreç yaşamış ama hiç değilse bazı alışkanlıkları tasarımcı lehine esnetebilmiştir…

Bu konunun çözümü sadece grafikle sınırlı değil. Tek bir şeyin düzelmesi de yeterli değil. Ülke bütününde ilkeler üzerine bir rönesans yaşanması gerekiyor.

Buna da nasıl ve nereden başlanacağını bilmiyorum açıkçası.

Belki önce müşteriye “Doğrusunu mu yapayım, yoksa senin istediğini mi?” sorusunu sorabilmenin bir yöntemini bulmak gerekiyor.

Evinizde herhangi bir alet, aksam bozulduğunda veya evin herhangi bir yerinde problem çıktığında şayet bilginiz, yeteneğiniz o problemi çözebilecek teknik donanımız varsa oturur kendiniz halledersiniz, yoksa tamirci çağırır konunun çözümünü ona devredersiniz. Ne istediğinizi ona aktarırsınız, iş bitiminde de sonucu değerlendirirsiniz. Adamın tepesine dikilip olur olmaz müdahelelere kalkarsanız o tamirci sizi döver. Kibar biriyse tasını tarağını toplayıp çeker gider.

Birilerinin tasarıma, tasarımcıya böylesine müdahalesi ancak bizim gibi sistemini bulamamış, gelişme sıkıntıları olan ülkelere has bir durumdur.

Grafiğe başladığımız yıllarda bizler grafiğin her alanında üretim verirken, gelişmiş ülkelerde, uzmanlık alanları çoktan belirlenmişti. Yani bir tasarımın fotoğrafını, illüstrasyonunu farklı kişiler üretiyordu, Ajans kavramı biz de tüm hizmet birimlerini içinde barındırırken. Onlarda sadece organizasyonu yapan kuruluşlar durumundaydı. Yani bir ajans her işte aynı kişilerle çalışmak zorunda değildi. Bir kampanya geldiğinde; ellerindeki adres porfolyolardan gelen işe en uygun ve o işin altından layıkıyla kalkacak grafik atölyesini, illüstratörü, fotoğrafçıyı, film prodüksiyon ekibini seçip en ideal hizmeti verecek organizasyonu gerçekleştiriyorlardı.

Bu her iki taraf için de verimli bir durumdu. Branşlaşmış tasarımcı bu sayede memurlaşmıyor, çok daha fazla / farklı yere hizmet verme şansı oluyordu. Ajanstan da farklı kampanyalar için birbirinin benzeri tasarımlar çıkmıyordu.

1980’li yıllardan başlayarak pek çok büyük ajansımızın yabancı ajanslarla ortaklığı sayesinde bizde de bu konuda epey bir yol kat edildi ama ülkemizin yerleşik plansız, programsızlığından dolayı sektörlerin gelişmesinde bir paralellik sağlanamadı. Bu yüzden de, o dönemlerde yaşanan sıkıntılar artarak günümüze aktarıldı.

Belki Amerika’yı yeniden keşfetmek yerine dünyanın geldiği son noktayı başlangıcımız olarak belirleyebiliriz. (Nasıl olacaksa artık?)

Faruk Çağla; Alicim bu sorulara verdiğin cevaplardan bazı sorular daha çıktı. Sanırım röportajı biraz daha genişleteceğiz. Ortaya çıkan yeni sorulardan biri şu;

Grafik tasarımcılıkta branşlaşma ve uzmanlaşmadan söz ettin, bunun yalnızca yabancı ortaklı reklam ajansları sayesinde tümüyle değil sadece kısmen ve yetersiz oranda olmak kaydıyla ülkemizde gerçekleştiğinden bahsettin. Oysa grafikerlikte branşlaşmayı sağlayacak olan en önemli faktör yalnızca piyasa mıdır? Yukarıda şunu demiştin; Tasarım; mesleğimizde bir problemi çözmek ve bir ihtiyaca cevap vermek için yapılır ve karşılıklı uzlaşmayı gerektiren bir özelliğe sahiptir. Demek ki önce ihtiyacı veya problemi olan bir müşterinin olması gerekiyor. Sonra da bu müşterinin sipariş vermesi ile ihtiyaç ve problemine birlikte bir çözüm aranacaktır.

Senin bu tanımına göre bir problemi çözmek ve ihtiyaca cevap vermek için grafikçiler arasında UZMANLAŞMA, BRANŞLAŞMAYA ihtiyaç hasıl olmuşsa veya oluyorsa, bunu sağlayacak ve çözüme kavuşturacak olan mercii sadece AJANSLAR mıdır? Senin deyiminle 30-35 yaşından daha yaşlı tasarımcıya iş vermediğini söylediğin bu piyasanın reklam ajansları orta yaşlı bir usta tasarımcıya iş vermezken nasıl olur da daha kaliteli ve spesifik emek demek olan branşlaşmış tasarımcıya kapılarını açar? Gelişmemiş dediğin bu toplumda bu; mümkün müdür?

Ali Tekin Çam: Değerli Hocam, Bu konu bence çok fazla ciddi araştırılıp, raporlanması gereken bir konudur.. Bir Yüksek lisans tezi olabilir mesela… Bu şartlarda da konu beni biraz aşar.
Mesela yurt dışında ben hiç yaşamadım. Benimkiler kulaktan dolma bilgilerdir, afakidir. Eksiği vardır, yanlışı vardır. Duyduklarım üzerinden fikir yürütme yapılarak şekillendirilmiştir.

Ben satır aralarında, buradaki problemin tek başına tasarımcıların problemi olmadığını belirttim. Bu tamamen bir sistem sorunudur. Sistem değişmediği sürece sadece grafik tasarım alanında iyileşme olmasının biraz zor olduğunu çünkü herşeyin birbirine zincirleme bağımlı olduğunu söyledim. Yani marketten organik diye alacağın yumurtanın oluşmasında, tavuğun sadece doğal yemle beslenmesi yetmez, yaşadığı ortamında ona göre organize edilmesi gerekmektedir.

Sistemin nasıl değişeceğini açıkça bilmediğimi söyledim. Belki bahsettiğim tezi hazırlayacak arkadaş, dünyadan pilot bölgeler belirleyip (Almanya, Amerika, Fransa, İngiltere, İtalya ve Japonya) buradaki çalışma sistemlerini raporlayıp, bizler için hedefler oluşturabilir. Dünyada bu işlerin nasıl gerçekleştirildiğini örnekleyerek sunabilir. Bu da belki meslektaşlarımızda bir takım soru işaretlerinin oluşmasını sağlayabilir.

Ama tüm bunlara rağmen esas belirleyici olan yine müşteridir. İş yeri açıp müşteri beklemezsin bizim meslekte… Potansiyel müşterin varsa onlara güvenip, iş yerini açarsın. yanılıyorsan da kapatırsın.

Problemi çözmek ve ihtiyaca cevap vermek tasarımın görevidir. Branşlaşma başka birşey… Mesela bir giyim evi bana; moda kataloğunu yaptırmak üzere gelse. Ben o kataloğun tasarımını yaparım. Fotoğraf çekmeyi de bilirim ama böyle bir işin fotoğrafını illa ben çekeceğim diye de direnmem. Piyasada bu işi en iyi kim yapacaksa ondan destek alırım. Çünkü onun aleti, edevatı, bilgi, görgü ve tecrübesi bu alanda daha zengindir. Keza bu illüstrasyon için de geçerli… Afiş veya ilanlar için fotomanipülasyon yapılacaksa onun illüstrasyoncusu ayrıdır, çocuk kitabı yapılacaksa ayrı… Burada önemli olan sonuçtur. Grafik tasarımcı şunu tercih edecek burada: İyi bir işin parçası veya yöneticisi mi olacak, vasat bir işin sahibi mi?

Ajansı örnek olarak verdim. Eskiden öyle değil miydi? Güzel Sanatlar Reklamcılık’da çalıştığım 1983 yılında, bünyesinde fotoğrafçısı da vardı, illüstratörü de… Hatta prodüksiyon ekibi şakır şakır film çekiyordu. Bu şimdi; bir graf

ik atölyesi de olabilir, gelişmiş bir matbaanın grafik servisi de olabilir, bir holdingin reklam birimi de olabilir ya da freelance bir tasarımcı da olabilir. Şu an ajanslar bu hizmetleri dışarıdan alıyorlar. Ama yine de braşlaşmanın ülkemizde her alanda olması zor. Mesela duyduğumuz ve okuduğumuz kaynaklarda, yurtdışında sadece logo yapan tasarımcılar var. Hatta bünyesinde bir kaç tasarımcı barındırıp logo üzerine hizmet veren kurumlar var, onlar yaptıkları işin karşılığını alabildikleri için başka bir iş yapmaları da gerekmiyor.

Faruk ÇAĞLA; Branşlaşmadan devam edersek, örneğin tıpta branşlaşma ihtiyacını hastaneler ve sağlık piyasası mı çözmelidir, yoksa tıp fakülteleri veya devlet mi? Kısaca bu grafikerlikte branşlaşma gerektiği düşüncesini piyasaya grafiker mezun eden ve senin de az önce iyi yetişmiş grafiker mezun edemediğini, kaliteli eğitim veremediğini söylediğin, devlet veya vakıf üniversiteleri fark edemiyor mu?

Ali Tekin Çam: Bu sorunun muhatabı akademisyen olmadığım için ben değilim aslında. Biz okula girdiğimizdeki hocalar kimlerse, aşağı yukarı aynı hocalardan mezun olduk. Üniversitelerde hocalık yapan arkadaşlarımıza bakıyoruz, neredeyse iki senede bir okul değiştiriyorlar. Bu kadar hareketin, sirkülasyonun sebebi nedir? Bu konudaki problemi yaşayanlara sormak daha doğrudur.

Bunun yanında gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim ki; devletin eğitimle ilgili sağlıklı bir plan / program içinde olduğunu zannetmiyorum. Mesela ülkemizde mimar fazlası olmasına rağmen bu eğitimi veren okullarımızda hala öğrenci kontenjanı korunarak eğitim sürdürülüyor. Pek çok alanda da bu böyle ne yazık ki.. Devlete (tabi dinlerse) bu tür konularda rehberlik edecek bir mekanizma lazım. Bu mekanizma; her mesleğin temsilcilerinden oluşacak ve ihtiyaçları tesbit edecek, çözümler üretecek bir özel bir yapılanma olabilir diye düşünüyorum aklıma gelen çözüm olarak.

Faruk ÇAĞLA; Söyleşimizin başlangıç noktası ve ana ekseni düşük ücrete razı olsalar bile usta grafik tasarımcıların niçin işsiz kaldığı sorunsalıydı. Bir Rus arkadaş 2000’li yıllarda benim epeydir işsiz kaldığımı ve bunun da orta yaşlı olmamdan kaynaklandığını öğrendiğinde “Rusya’da 45 yaşını doldurmamış grafikerler ne kadar usta olurlarsa olsunlar art direktör olarak kabul edilmezler, belli bir yaş, olgunluk ve tecrübe ararlar, burada niye yaşlılar istenmiyor, sizin sırtınıza bilgisayarı yükleyerek her gün dokuz kat çıkarıp indirecekler mi?” diye konuşmuştu. Ayrıca eklemişti, “sen burada logosunu tasarladığın Metro’ya binince para ödüyorsun, ama eğer Moskova Metrosunun logosunu yapsaydın, sen dahil senin torunların bile Metro’ya ücretsiz binerdi”, dedi.

Şimdi elbette “ya sev ya terket” kolaycılığındaki bir takım kişiler “burayı beğenmiyorsan git Rusya’ya” diyeceklerdir ama burayı beğendiklerini iddia edenlerin de önemli logoları yerli tasarımcılarımıza yurt içinde yaptırmayıp yurtdışında yabancılara yaptırdıklarını ve bunun da normal olmadığını söylemiştin. Şimdi soruyorum; kendi öz sanatçısına değer verilmezken, yabancıya hak ettiğinden çok daha fazla değer verilirken, bu şartlarda branşlaşma ve uzmanlıklara ayrılma nasıl mümkün olacaktır? Bu yabancı hayranlığına üniversitelerimizdeki grafik öğretim üyelerinin yaklaşımı nasıldır? Herhangi bir tepki veya serzenişlerini gördün mü?

Ali Tekin Çam: Yabancı hayranlığını boşver… İki yıl önceki “TL” logosu vakasını biliyorsun… 8.362 logo gönderilmiş yarışmaya. Ve Tülay Lale isimli grafikle alakasız jeoloji mühendisi bir kızcağızın karalaması seçiliyor TL simgesi olarak. Tabi yaptığı çalışma teknik, estetik bir sürü hatayı barındırdığı için Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası tasarımcıları tarafından tekrar bir elden geçiriliyor ve ortaya da bize sundukları artık nasıl isimlendireceğimi bilemediğim bu “şey” çıkıyor. Aklımın yettiği / anladığım kadarıyla yarışma hikaye!… Birilerinin kafasında bir şekil vardı. Gönderilen çalışmaların arasından o şekle yakın birşey bulundu, ufak bir revizyonla da son şeklini buldu. Arada Tülay Lale de sebeplenmiş oldu.

Bu konuda; Abdullah Taşçı’dan, Bülent Erkmen’e kadar pek çok uzmandan epey bir serzenişler oldu. Grafik tasarım dergisinde en azından 4-5 farklı akademisyenin yazıları yayınlandı. Ama sonuç olarak görüyoruz ki değişen birşey olmadı. Aynı şeyler Ankara Belediyesi’nin logosu içinde gerçekleşti… Yani serzenişler var ama kulaklar kapalı olduğu için duyan yok.

Bu 8.362 adet çalışmadan hakikaten bu konuya layık bir simge yok muydu?, bilemiyoruz. Bir yerlerde yayınlanmadığı için değerlendirme şansımız olamadı. Keşke olabilseydi de, bu kadar çok soru işaretiyle cebelleşmek zorunda kalmasaydık.

Halbuki bu konu çok basit bir şekilde çözüme kavuşturulabilirdi. Ülkenin logo uzmanı grafik tasarımcıları bellidir. Bunlardan 10 isim belirlenir. Gönderilen 8.362 adet çalışma numaralandırılarak digital baskı yöntemiyle kitaplaştırılır. Hazırlanan kitaplar bu 10 sanatçıya gönderilerek, logolardan 10 adetinin seçilmesi ve bunların puanlanması istenirdi. (Bu puanlamayla birlikte belki kritikleri de istenirdi) ve en yüksek notu alanı da birinci seçerdin. Bu sayede ortaya hem daha doğru bir iş çıkardı, hem de iki tarafta da oluşan başağrılarının önüne geçilmiş olurdu.

Kısacası bize sunulan bu konuyla ilgili mevcut görüntü hiç de hoş değil. Böylesi uzmanlık isteyen konular “Ben yaptım oldu”cu anlayışla çözülemez. Zaten böyle bir niyetle yola çıkıyorsanız yarışma yapmanıza gerek yoktur. En azından 8.362 çalışmayı ortaya koyan enerjiye ayıp etmemiş olursunuz. Çünkü danışıklı döğüşlerin olduğu piyasada bir şeyleri başarmak zaten mümkün değildir.

Faruk ÇAĞLA; Toplam 176 adedi bulan devlet ve Vakıf üniversitelerimizdeki grafik eğitimi kalitesinin (bir kaç okul dışında) şüpheli olduğunu söylemiştin. Buna gerekçe olarak da grafik hocalarının çoğunun resim kökenli oluşunu ve vakıf üniversitelerinin de ticarethane olduğunu söylemiştin.

Şimdi şu soruyu sormak farz oluyor; resim kökenli hocaların yanına orta yaşı geçmiş fakat ustalık mertebesindeki seçkin grafik tasarımcılar hoca olarak alınırsa grafik tasarım eğitiminde iyileşme söz konusu olabilir mi? Vakıf üniversiteleri eğer dediğin gibi tam bir ticarethane ise, ticarethanelerin iyi mal ve hizmet üretmek zorunda olmaları gerekmez mi?

Yani bu okullar iyi grafik eğitimi verip, piyasaya iyi öğrenciler mezun etmek böylece rakiplerine fark atmak varken niye ticarethane olma özelliklerini kötü eğitim verme yönünde kullanıyorlar dersin? İngilterede Amerikada bir çok özel üniversite var ve çoğu çok nitelikli eğitim veriyor… Bizdeki fark nedendir?”

Ali Tekin Çam: Dediğim gibi bu sorunun muhatabı ben değilim ama aklım erdiğince cevap vermeye çalışayım. Dediğinde çok haklısın. Bir ticarethanenin başarılı olabilmesi ve yaşayabilmesi için iyi mal üretmesi ve iyi hizmet sunması zorunludur. Hatta en iyi reklam da; iyi hizmet ve iyi malın kendisidir zaten. Batıda doğru çalışan ticari firmalarda bilgi ve deneyime değer verilir. Bu vasıftaki insanlara sorumluluk verilir ve başarılı olması istenir. Başarılı olamazsa, yerini başarılı olacak başka biri alır. Bizde ise pek çok alanda günü birlik yaşama ve günü kurtarma mantığı hakim. Bakıyoruz dersaneler, sınavlarda başarılı olmuş öğrencilere parayı bastırıp kendileri yetiştirmiş gibi gösteriyorlar. “Başka ülkelerde böyle bir sahtekarlığa müsaade ederler mi acaba” nın cevabı üzerine hepimizin kafa yorması gerekiyor. Ülkemizde ne yazık ki yerleşmiş böyle bir devşirme kültürü hüküm sürmekte… Biliyorsun 4 yılda bir yapılan olimpiyatlara kendi yetiştirdiğimiz sporcular yerine Afrikadan getirdiklerimizi koşturuyoruz. Bulgaristan’da yetişmiş Naim Süleymanoğlu’nun kazandığı madalyalara seviniyoruz.

Herkesin kendi işini iyi ve doğru yapmasından başka bir çözüm yok aslında. Devlet de bu konularda kolaylaştırıcı ve yol açıcı olmalı. Yani tasarımcıyla devlet birlikte ortak çözümler oluşturmak zorundalar. Yoksa iş ehline verilmediği sürece başta öğrenciler olmak üzere pek çok insanın, zamanına, parasına, emeğine, enerjisine yazık olacaktır.

Faruk ÇAĞLA; Madem ki orta yaşı geçmiş fakat ustalık mertebesindeki seçkin grafik tasarımcılar haklı veya haksız çeşitli nedenlerle işsiz kalabiliyorlar; üniversitelerimiz veya eğitim kurumlarımız (kısaca devletimiz, YÖK’ümüz, Bakanlığımız, Belediyelerimiz vs.) bu ustalardan doçentlik ve prof.luk ünvanları beklemeden onları matematik sınavına sokmadan yararlanamaz mı? Böyle olursa dediğin eğitimin kalitesinde bir artış söz konusu olur mu, meslekte branşlaşmaya dönük eğitimin temelleri atılabilir mi?

Ali Tekin Çam: Yaşayarak öğrendiğimiz üzere, ülkemizdeki tasarımcı arkadaşlarımızın çoğu aynı kaderi paylaşıyor. Orta yaşı geçince tehlike çanları çalmaya başlıyor ve bir gün bir şekilde sistem onları öğütüp atıyor. Ve insanları en verimli çağında, en az hata yapma ihtimali olduğu en deneyimli döneminde bitiriyorlar.

Ülkemizin ekonomi alanındaki zemini ne yazık ki çok oynak. Neredeyse 5-10 yılda bir ekonomik krizlerle baş başa kalıyor. Bu kriz dönemlerinde de tasarımcılar ilk gözden çıkarılanlar oluyor. Tasarımcının şansı varsa başka bir yerde iş bulabiliyor. Yaşı biraz ortayı geçmişse bu şans daha bir azalıyor. Kriz çözüldüğünde ise bu tasarımcının aynı iş yerine geri dönme şansı yok ne yazık ki, yerine daha genç ve uygun fiyatlı biri mutlaka bulunuyor. Tabi bir sonraki krizde aynı şeylerin, bulunan yeni arkadaşın başına gelmesi de kuvvetle muhtemel. Kısır bir döngü bu ne yazık ki.

Senin söylediklerinin yapılması mümkün tabi ki ama o kadar çok işsiz meslektaşa çözüm olabilir mi pek emin değilim. Dediğim gibi bu konuyu ciddi olarak ele alıp, raporlayacak, mesleğin problemlerini tesbit edecek, gelişmiş ülkelerdeki sistemleri inceleyip uygun çözüm yollarını önerebilecek. Devleti ve konuyla ilgili kurumları doğru yönlendirebilecek kişi veya oluşumlara ihtiyaç vardır.

Faruk ÇAĞLA; Son sorum, bu konuştuklarımızın ışığında top kimdedir acaba? Yani çözüm nerededir? Çözüm devlette midir, reklam ajanslarında mıdır? Meslek kuruluşlarında mıdır? Yoksa hiç bir yerde olmayıp çözüm; çaresizliğimiz midir? Aynı soruyu bir başka deyişle sorayım; orta yaşı geçmiş fakat ustalık mertebesindeki seçkin grafik tasarımcılar bir köşeye atılmış, işsiz güçsüz olarak oturacaklar veya sadece FREE-LANCE olarak çalışmaya mecbur mu edileceklerdir? Yoksa; onlara kapılarını açacak, onlardan faydalanmayı akıl edecek bir takım özel veya tüzel kurumlar var mıdır? Eğer varsalar, nerededirler? Bu konularla ilgilenen çözüm üretmeye çalışan meslek kuruluşlarımız var mıdır? Varsa çabaları yeterli midir? Yoksa dediğin gibi; Bu konunun çözümü sadece grafikle sınırlı olmayıp tek bir şeyin düzeltmeye boşuna uğraşmak yerine ülke bütününde ilkeler üzerine bir rönesans yaşanması mı gerekiyor?

Ali Tekin Çam: Bu sorunun cevaplarının bir kısmı verdiğim cevaplarda var aslında…

Ülkemizdeki STK’ların yetki ve etkileri fazla değil. Halbuki olmalı. Gördüğüm iki türlü meslek kuruluşu mevcut:

1.si suya sabuna pek dokunmayan belli rutini olanlar, belli formaliteleri yerine getirmek haricinde pek çözüm üretmeyen görüntüden ibaret yapıları olanlar.
2.si ise kuruluşun lokomotifi olan, kuruluşu sırtlayıp götüren bir / birkaç kişinin olduğu kuruluşlar. Bu tip kururuluşlar; tabi ki daha aktif ve başarılı ama kuruluşu sırtlayan kişilerin bir şekilde (ölüm veya sıkılma, hastalık, başka ilgi alanlarına yönelme vs. gibi) devreden çıkmasıyla aktivasyonunun bir anda sıfırlanma riski olan bir yapıya sahiptirler.

Çözüme benim iki satırda cevap bulmam zor. Kelin ilacı misali sunacağım çözüm önerilerinin uygulamada başarılı olamama riski de yüksek üstelik. Bu yüzden konunun uzmanlarının bir araya gelip, kafa kafaya verip çözümler üretmeleri gerekiyor.

Bana göre; tabi ki genelde bir ronesas yaşanması gerekiyor. Bu gün bozuk ve aksak olarak gördüklerimizi düzeltmeye çabalamak daha büyük bir gayret ve enerjiyi gerektirir. Eski bir bina düşün, bunu sürekli tamir operasyonlarıyla ayakta tutmak mı daha ekonomiktir, yıkıp yeniden yapmak mı?

Hani ben sana desem ki; hocam bu sistemin çivisi çıkık, çözüm bunları eleştirmek, düzeltmeye çalışmak değil alternatif üretmektir. Yani; hakikaten bu işin hakkını verecek kadrolarla alternatif eğitim kurumları oluşturmaktır. Lakin Ne sen de para var ne ben de.. Devlet destek olmuyor, Parası olan da idealist değil, en azından meslekten olmadığı için daha iyi para kazanacağı alanlarda değerlendirmek ister parasını haklı olarak.

Bunun da çözümünde topun kimde olduğunu bilmiyorum açıkçası. Çünkü bu ülkede canının istediği herşeyi yapma şansın yok ne yazık ki. Çıktığın yolda yüksek ihtimalle çözümsüz kalman da mümkün. Ya çözüm için çok kişinin kafa yormasını sağlayacak bir yöntem keşfedeceksin veya “kimse çözüm mözüm istemiyor ki” diyerek kaderine razı olup yoluna devam edeceksin.