<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>TGDD &#124; Solidaritätsverein aller Grafiker &#187; Interviews</title>
	<atom:link href="http://www.tgdd.org.tr/de/category/interviews/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.tgdd.org.tr/de</link>
	<description>Tek tek çubuklar çabuk kırılır, Birlikten KUVVET doğar!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 21 Dec 2016 11:29:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>de-DE</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=4.1.35</generator>
	<item>
		<title>IM GESPRÄCH MIT NURI SEZER</title>
		<link>http://www.tgdd.org.tr/de/im-gesprach-mit-nuri-sezer/</link>
		<comments>http://www.tgdd.org.tr/de/im-gesprach-mit-nuri-sezer/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Apr 2015 23:09:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[TGDD]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Interviews]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tgdd.org.tr/de/?p=968</guid>
		<description><![CDATA[Gelişim Üniversitesi Grafik Bölümü Öğretim Görevlisi Yrd. Doç. Dr. Nuri SEZER&#8217;le GRAFİK TASARIM üzerine söyleşi. Yılların Grafik Tasarımcısı ve Hocası, TGDD Akademik ve Mesleki Eğitim Birim Başkanı Nuri SEZER, TGDD başkanı Faruk ÇAĞLA&#8217;ya  üzerinde çok konuşulacak cesur açıklamalar yaptı; &#8220;piyasa deneyimi olmayan hocalarım kırılmasınlar ama, [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Gelişim Üniversitesi Grafik Bölümü Öğretim Görevlisi Yrd. Doç. Dr. Nuri SEZER&#8217;le<br />
GRAFİK TASARIM üzerine söyleşi.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yılların Grafik Tasarımcısı ve Hocası, </strong><strong>TGDD Akademik ve Mesleki Eğitim Birim Başkanı </strong><strong>Nuri SEZER, TGDD başkanı Faruk ÇAĞLA&#8217;ya  üzerinde çok konuşulacak cesur açıklamalar yaptı;</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>&#8220;</strong>piyasa deneyimi olmayan hocalarım kırılmasınlar ama, yapılan tasarımın uygulaması da çok farklı olduğunu da unutmamak lazım&#8230; (&#8230;) Bunun yanında alaylı diye gördüğümüz arkadaşlarımız, piyasada çalışıyor, bu eğitimleri usta çırak ilişkisiyle öğreniyor ve çok başarılı arkadaşlar mevcut, hiçbir zaman küçümsememek gerekiyor. Diplomayla her şey olmuyor, ben hala yenilikleri takip edip, kendime kattığım bilgileri öğrencilerime aktarmak için uğraşıyorum ve piyasadan da korkmuyorum&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Piyasadan korkmayan, sözünü esirgemeyen değerli Nuri SEZER hocamızın cesur açıklamaları bu söyleşide&#8230; Okumanızı öneriyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Değerli meslektaşım ve Sayın Hocam Nuri Sezer, hoş geldiniz. Önce klasik bir soru ama zorunlu bir soru, sizi tanımayan azdır ama onların tanıması için kısaca değil isterseniz uzunca söz eder misiniz; Nuri SEZER kimdir, İzmir-İstanbul macerası nasıldır, öğretim görevlisi olma, yard. doç olma serüveni nasıl gelişmiştir? </strong></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><img class="alignleft size-medium wp-image-971" src="http://www.tgdd.org.tr/de/wp-content/uploads/2015/04/nuri-sezer-300x265.jpg" alt="nuri-sezer" width="300" height="265" />Ben 1960 Konya Doğumluyum,1978&#8217;de İstanbul Güzel Sanatlar Akademisine bağlı UESYO, o dönemlerin ilk özel üniversitesinin batarak, 1968&#8217;de Güzel Sanatlar Akademisine bağlanmasıyla oluşan okulun Grafik bölümünde okudum. İzmir 9 Eylül Üniversitesi Grafik bölümünden gelen teklifle orada Uzman kadrosuyla göreve başladım&#8230; Başladım ama 1988-1995 e kadar,1995 de ayrıldım.Çünkü; piyasa eksiklerimin çok fazla olduğunu,bunu okulda aldığım bilgilerimle yapamayacağımı anlamıştım. Stajlarımı iyi yerlerde yapmama rağmen,eksikler çok fazlaydı,kendi büromu açmaya karar verdim. Birden bire büyük müşterilerle çalışmaya başladım Raks, Vestel,Yaşar Holding, Antalya&#8217;da oteller,Defne grup hotelleri, Pegasus,Side Belediyesi,seçim zamanlarında partilerin reklam kampanyaları vs. Sonra matbaa (Print House) sonra NS Ajans ve 2004&#8217;de tekrar Üniversite&#8230; Haliç Üniversitesiyle Akademik hayata yeniden başladım, ama artık eksiklerimi gidermiş ve kötü bir ticaret adamı olduğumun farkına varmıştım. Sebep; alacağınızı almaya gittiğiniz müşteriye, üzülüp cebinizdekileri de vermeye kalkarsanız o zaman da ticaret olmuyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sayın hocam, sizi uzaktan izlediğim kadarıyla grafikerliğin sorunları veya hakları ile sizi çok ilgili ve dolu görüyorum. Ayrıca diğer hocalarda göremediğimiz ya da daha seyrek gördüğümüz özellikle mesleğin geleceği ve eğitim sistemi üzerine çok cesur yorumlarınızı da görüyorum. Birçok hoca arkadaşımız gibi çekimser kalmıyorsunuz ve ataksınız.. Bir çok hoca dostum, arkadaşım, meslek duayeni grafiker arkadaşım TGDD&#8217;ye duyarsız ve ilgisiz kalırken, siz pat diye Tüm Grafikerler Dayanışma Derneğine üye oldunuz&#8230; Bu cesur tavrınızı neye bağlamalıyız, niçin bu kadar duyarlı ve ilgilisiniz? Niçin bir köşede oturup olan biteni uzaktan seyretmiyorsunuz? Niçin etliye sütlüye karışmam, bana dokunmayan bin yaşasın demiyorsunuz?</strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Bunu , mesleğime olan saygı ve gençlere düzgün bir meslek eğitimi verme arzusu ve toplumsal iletişimin sağlıklı olması için yapıyorum.Tabiî ki mesleğimizin dertleri ve meslektaşlarımızın hakları en önemli sıradadır. <strong>’’Vermezsseniz değer, haaa öyleymiş meğer</strong>.’’ gibi neticelere varmamak için. Yani sanılarla tanı konulmaz,yapacağımız her şeyden emin olmamız lazım. Tabiî ki bunlar tecrübelerle oluyor ama en az zararlarla genç meslektaşlarımıza tecrübelerimizi aktarmak ve bizim yaptığımız yanlışları anlatarak onların kafalarında yer almasını sağlamak ve onların bizden daha az zararlarla mesleklerini yapmalarını sağlamak için.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hocam gerçekten kimseden korkunuz yok mu? Bir de özel sohbetlerimizde artık değerimin altında değil, tam değerimin karşılığını isteyeceğim diyordunuz, bunu biraz açar mısınız?</strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><img class=" size-medium wp-image-975 alignleft" src="http://www.tgdd.org.tr/de/wp-content/uploads/2015/04/nuri-sezer21-300x218.jpg" alt="nuri-sezer2" width="300" height="218" />Mesleki olarak kendime güvenim var ama bu sadece güvenle olmuyor, bizim zamanımızda toplumun değer yargılarıyla,şimdiki zamanda değerler aynı değil. Bizim zamanımızda mesleklere saygı vardı ,maalesef şimdi yok, yani herkes her işi yapar durumu düşüncesine sahip olundu. Bizim dönemimizde yaptığımız işi müşteri geneli, o iş onun işidir bizim için en doğruyu yapar inancıyla bakılır,biz de suistimal etmezdik. Muhakkak ki içimizde edenler de olurdu belki ama dışlanırdı bir süre sonra. Onun için özgüvenimizle hareket eder ve müşterimizi kaçırmamak için bu tip suistimallere girilmezdi.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Bana göre toplumsal kültürün dışsal kültürlerle karmaşası, toplum ahlakı, gelenek ve göreneklerimiz bozdu. Her şeyin paraya dayanıştırılması kültürel yapının bozulmasına,onun da mesleki değerlerin yok edilmesine sebebiyet verdiğine inanıyorum. Ben bunun böyle olacağını 2000 senesinde farkına varıp, 2004 de tekrar Üniversiteye dönmeye ve bu değerleri öğrencilerime aktarıp ,bu değerleri az da olsa aşılayabilirsem mesleğime katkım olur düşüncesini ön plana aldım. Tabi ki tuzu da kuruttuk bu arada, nasılsa maaş geliyor gibi düşünülebilir, ama ben ticaret hayatımda da aynı yapıdaydım. Ben hep koşturup, hep çalışmayı özümsedim, biri olmazsa, diğerinden para kazandım, ama mesleğimden çok fazla ödün vermeden.</p>
<p style="text-align: justify;">Nuri Hocam <strong>Allah bağışlasın, kızınız da grafik bölümü hocası, üstelik o da yard. doç. oldu sanıyorum. Armut dibine düşmüş diyelim. Ben ve oğlum da grafikeriz. Sizin de ailecek grafiker olmanızı neye borçlusunuz?</strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Kızım benim ve eşimin hayatta tasarımını yaptığım ve çok sevdiğim bir sanat eseri bizim için&#8230;</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Kızım Psikoloji okumak istiyordu, o dönemlerde psikoloji toplumda daha bugünkü yerini almadığını ve güzel resim yaptığını, sanata ilgisini biliyordum ve hayat senin hayatın ama bak ben bu işi yapıyorum, eğer arzu edersen , hiçbir zaman zorlamadan, bu işin keyfini gösterdim. Mesleğimizin ne kadar eğlenceli ve mesleğinde bıkmadan her sektöre hitap edeceğin ,mesleki yelpazenin çok geniş olduğunu, çocuk alt bezinden, mezar taşına kadar grafik değerlerinin varlığını ona anlattım. O da kabul etti ve şu anda bu mesleği seçtiğinden çok memnun, ama ben ona akademik eğitimin yarın yaşamına getireceği katkıları da anlattım, yüksek lisans,doktora gibi, ama piyasasız olmayacağını da.Toplumumuzun maalesef zafiyetleri var.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Ne gibi ? derseniz, hoca olmakla bu işi iyi bildiğiniz gibi, tabiî ki hocalık araştırma, geliştirme vasıflarını da taşıyor ama, piyasa deneyimi olmayan hocalarım kırılmasınlar ama, yapılan tasarımın uygulaması da çok farklı olduğunu da unutmamak lazım. Ölçüsüyle, ürünüyle,formasıyla, gofrajıyla, laminasyonuyla, selefonuyla, UV lakıyla, Ofset,Tipo baskısıyla Fleksosuyla, Tifduruk baskısıyla,serigrafisiyle,tampon baskısıyla, animasyonuyla, illüstrasyonuyla, fontuyla, tipografisiyle, bilgisayar programıyla,bıçağıyla,kazanlı kesim makinalarıyla, CTP kalıp sistemleriyle, renk ayrımı ,CMYK, RGB vs. bu bilgileri bilmemiz gerekiyor.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Bunun yanında alaylı diye gördüğümüz arkadaşlarımız, piyasada çalışıyor,bu eğitimleri usta çırak ilişkisiyle öğreniyor ve çok başarılı arkadaşlar mevcut,hiçbir zaman küçümsememek gerekiyor. Diplomayla her şey olmuyor, ben hala yenilikleri takip edip, kendime kattığım bilgileri öğrencilerime aktarmak için uğraşıyorum ve piyasadan da korkmuyorum. İş sadece para kazanmak değil, para kazanmak tabiî ki mesleğimizi yapmamız için olmasa olmazı, ama önce alacaksın , sonra vereceksin. Güzel bir söz almadan vermek Allaha mahsustur, Allah bile bizden bir şeyler yapın ben de karşılığını sizlere vereyim diyor.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Onun için kızıma da bu yolu göstermeye çalıştım. Sen de oğluna akademik eğitimiyle beraber piyasa deneyimlerini aynı mantıkla aşılayarak yetiştirdin ve oğlunu çok takdir ediyorum,üniversite bitirmedim, diplomam yok gibi saplantılara girmeden gayet güzel işlere imzasını atıyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sevgili Hocam biz üniversitede okurken bilgisayarlı grafik tasarım eğitimiyle henüz tanışmamıştık. O günlerde degrade tonlamalarını pistole ile, yuvarlak çizimleri şablonlarla ve rapidolarla yapardık. Siz çalışma hayatında ilk kez nerede ve nasıl bilgisayarla tanıştınız? </strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Farukcum inanır mısın o günleri çok arıyorum,sebebide, sanatsal yaratıların zevkini mutluluğunu daha çok tadıyorduk, 256 MB bilgisayarla 1995&#8217;de PC&#8217;yle başladım. Bir Mac fiyatına dört adet PC alınabiliyordu, o günkü şartlar İzmir&#8217;de bize onu sağladı, çok heyecanla ve keyifle başlamıştık.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bilgisayarlı Grafik Tasarım konusunda neler söyleyebilirsiniz? Okullarımızda bilgisayar kullanamayan grafik hocaları konusunda neler söyleyebilirsiniz? Ressam olup da grafik bölüm başkanları var, ressamların grafik bölümlerinde etkin ve yetkin olması konusunda neler söylersiniz?</strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Okullarda Ressam olan Grafik Bölüm Başkanlarına ya da Öğretim Elamanlarına kızmıyorum, sisteme kızıyorum. Bir de biz Grafik Tasarımcılara kızıyorum. Bir bölüm açabilmek için en az 3 Öğretim Üyesi (Yrd.Doç.-Doç.-Prof) olması gerekiyor,sistem bunu diyor ama Resim bölümünü bitirmiş hocalarımız da maalesef Türkiye&#8217;deki Sanat anlayışından dolayı para kazabilmeleri mümkün olmadığından, yani kime resim satıp ta yaşamını idare edeceksin mümkün değil, onun için biz grafik tasarımcılardan önce akademik eğitimlerini tamamlayıp hocalığını alıyorlar. Maalesef grafik tasarımcı piyasa ile çalışıp para kazanma imkanlarını değerlendirirken, akademik eğitim, yüksek lisans ve doktora gibi akademik eğitimlerini tamamlamıyorlar. Tabiî ki zor, hem piyasa hem kariyer zor bir iş ,o yüzden resim bölümleri devlette az miktarda olması ve özel üniversitelerin de bu anlayışı bildikleri için resim bölümü açmamaları, daha piyasaya yönelik bölümler açtıkları için, resim hocaları Bölüm başkanı da, Dekanı da olmaları, grafiğe en yakın bölüm olarak resimden hoca seçme zorunluluğunu getiriyor.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Buradaki hata yine bizlerin diye düşünüyorum.Hadi bu bizim dönemlerimiz için zordu, devlet üniversitelerine yüksek lisans ve doktora için 4-5 kişi alıyorlardı, ama şimdi ismini vermiyeyim ama özel üniversitelerde 80 kişi yüksek lisans yaptığını ve onlara hocalık yaptığımı biliyorum. İçlerinde grafik bölümünü bitirmiş arkadaşlar elle sayılacak kadar az, işletmeden ve diğer bölümlerden arkadaşlar fazla. Yani vazgeçtim resim bölümünü, en azından alt yapısı sanat ama işletmeden, hatta aile hekimi bile vardı. Bu arada 4 tane İngilizce hocası vardı, yaşları büyük olup üniversitede hocalık yapıp sadece keyfi olarak ,zevk aldıklarından bu işi yapan&#8230; Ama bu kadar başarılı, bu kadar ilgili grafik öğrencisi de görmedim, belki yaşlarının verdiği olgunluk ve özgüvenden, inanın 4 yıl eğitim verdiğim öğrencileri geçtiler.Bu da bana çok enteresan geldi. Önce istek, ilgi ve sonra da bilgi oluyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hocam sizce ideal Grafik tasarımı eğitimi nasıl olmalı? </strong><a href="https://www.facebook.com/necdet.boyanay.1"><strong>Siz</strong></a><strong> bu gün YÖK başkanı veya Milli Eğitim Bakanı olsanız Grafik Eğitimini nasıl planlardınız?</strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Ben YÖK Başkanı olsaydım sadece şunu yapardım; Lisans eğitimini yapmış olanlara hem yüksek lisans hem de doktora kendi dalı için izin verirdim.Tabi ki bizim bölümümüz için konuşabilirim. Milli Eğitim bakanı olsaydım ilkokulun 4cü senesi mesleki ayrıştırmalara, hadi biraz daha ortaokul bittiği seneden itibaren, çocukların ilgi ve yeteneklerine göre Liselere yerleştirirdim. Ana ve babanın isteğine, benim çocuğum doktor, mimar, mühendis olacak gibi düşüncelerinden arındırarak, senin çocuğun bu konuda ilgili, senin çocuğun diğer konuda ilgili diye analizlerle mesleki yapılandırmaya giderdim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Nuri Hocam, söz ideal Grafik Eğitiminden açılmışken, biliyorsunuz; TGDD&#8217;nin bir AGA (Alternatif Grafik Akademisi) projesi var. Önce TGDD hakkında, sonra AGA hakkındaki görüşlerinizi alabilir miyim? TGDD&#8217;ye niçin üye oldunuz? Gençlere bunu açıklar mısınız ve TGDD&#8217;ye üye olmalarını tavsiye eder misiniz? Ederseniz neden edersiniz? Mesela siz niye TGDD üyesi oldunuz?</strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">TGDD ye üye olma işine gelince, nasıl bir mimar yaptığı işin altına imza atmadan proje geçersiz sayılıyorsa, aynen Grafik Tasarımcı veya Grafikerin de aynı konuma gelmesi için, hukuki haklarımızın farkına varmamız için ve vergi muafiyetlerimiz hakkında bilgi sahibi olmak için TGDD bana mantıklı ve aktif bir dernek olgusunu yarattığı için TGDD ye üye oldum ve arkadaşlarıma ve öğrencilerime tavsiye ettim.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">AGA projesine gelince beni en çok cezbeden kısmı, Grafiğin kendi içinde ayrışması gerektiğini ama bunu da proje haline getirerek Akademik bir yapıyla sunulmasının hayata geçirilmesini arzusu benim de hep düşündüğüm projelerdendi. Anadolu Üniversitesi bu ayrıştırmayı gayet güzel uyguluyor, niye özel üniversiteler ve diğer devlet üniversiteleri de uygulanmasın? Ayrıca verilen eğitim neden daha kaliteli olmasın? Ayrıca herkes bir Grafik Tasarımcı ve Grafiker lafını tartışıp duruyor, akademik eğitimliye ne denir,alaylıya ne denir? Bana göre kibar olanlar Grafik Tasarımcı da kaba olanlar, Grafiker algısı gibi bir şey mi diye düşünmek gibi&#8230; Yani Grafiker grafik yapan kişi anlamına geliyor,bunun akademik ya da alaylıyla ne alakası var? Adı; o olsa ne olur, bu olsa ne olur? Yaptığı iştir benim için&#8230; Tekniker de proje çiziyor ama mimarın onayı olmadan proje gerçekleşmiyor. Bu Kurumsal Ajanslarda da böyledir, Sanat Yönetmeni (Art Director), ya da kreatif Yönetmen (Creative Director) onayı olmaksızın iş oluşturulmuyor. Bakın burada Alaylı veya Akademik ayrışımı düşünmeksizin sadece 3 aylık kurslarla Grafiker veya Grafik Tasarımcı olunamayacağı vurgusunu, Akademik eğitim alan melektaşlarımın da 4 yıllık ,hatta yüksek lisans ve doktorayla da bu eğitimin yeterli olamayacağını, akademik eğitim alanın piyasa bilgisi, piyasadan yetişenin de akademik eğitim almalarının gerekliliğini vurgulamak istedim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sayın Hocam okuldan mezun olmuş bir grafiker piyasada ne gibi zorluklarla karşılaşabilir? Okullar öğrenciyi bu zorluklara hazırlıyor mu? Yeni mezun grafiker, piyasada nasıl ayakta kalabilir sizce?</strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Piyasada yeni mezun olmuş gençler,en önce uygulama zorluklarıyla karşılaşacaklar, yani okullarda yapılan işlerin uygulanabilmesi için ortamlar müsait değil, baskı atölyeleri yok. Grafikte en önemli şey mutfakta pişecek olan yemeği hazırlamasını bilmek gerekir.Ama maalesef okullarda bu mutfak mevcut olmadığından, yemek çiğden yeneceğinden istediği kadar güzel hazırlayın tadı olmayacaktır. Piyasada tecrübelenip yemek pişirmesini yani hazırladıkları grafiğin uygulamasını ve yöntemlerini öğrenmeleri gerekir. Tabiî ki burada gençlere de kızıyorum, yaz tatillerinin sadece 20 gününü bu işin uygulamasının yapılacağı yerlerde öğrenmek için çaba sarf etmeleri gerekiyor. Tatil daha ağır basıyor&#8230; Biz bunları öğrenmek için ücret bile almadan matbaa ,ajanslarda çok uşaklık ettik, ama öğrenciyken de arkadaşlarımızla birlikte 2. Sınıfta ajans açmıştık.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Nuri Hocam şu mektepli-alaylı grafiker meselesini biraz açsanız.Alaylılar düşük ücrete mi çalışıyor? Alaylıların daha yüksek kalitede tasarım yapmalarını sağlamak ve daha yüksek ücret almalarını sağlamak mümkün değil mi?</strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi işe gönülden sarılmak lazım,bazı alaylılar da, okuldan çıkan kalaylılarla dalga geçiyorlar,neden? Uygulama eksiklerinde, yapılan hatalardan dolayı demek ki alaylı gençlerin de, akademik eğitim alan kalaylı olduklarını sanan gençlerin de birinin piyasa birinin de akademik eğitim alması için AGA gibi projelerin gerçekleştirilesi lazım. Yani eksiklerini tamamlayıp, bu konuda iyi yetişmeleri sonunda,iyi işler çıkartırlarsa eğer işletmelerin de kafaları çalışıyorsa bu arkadaşların ücretlerini bana göre yükselteceklerini düşünüyorum. Kendilerini eğer bu eleman olmazsa olmaz, duygusunu işletmelere kabul ettirmeleri lazım. Bende yanımda eleman çalıştırırken önce yetiştiriyorum sonra ustalık aşamasına getirip, sorumluluğunu biliyorsa, zamanında işini yapıyorsa, yeniliğe açıksa mesleki bilgilerini geliştiriyorsa diğer çalışanla kıyaslayıp, bu arkadaşın gitmesi benim için kayıp diyip maaşını da arttırıyor, ona farklı imkanlar da sunuyordum, ama salla başı al maaşı mantığıyla giden arkadaşıma da bir zaman sonra güle güle diyebiliyordum.Önce şunu söyleyeyim toplumumuz maalesef memur zihniyetini çok seviyor, yani çalışıyorum bu kadar. Tabi ki işletme sahibi de ona göre değerlendirme yapıyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Grafik mezunu öğrencilerin branşlaşarak okuldan mezun edilmesi gibi bir konuyu sizinle daha önce konuşmuştuk. Şimdi bunu TGDD okuyucuları için biraz daha açar mısınız?</strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Bunu yukarıda sorduğunuz sorunun içinde uzun uzun anlattım. AGA projesinde bu konudaki düşüncelerinize katılıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Sayın Hocam, b<strong>ir şey dikkatinizi çekmiş miydi; bizim öğrenci olduğumuz dönemde okuldaki hocalarımız piyasaya çatır çatır iş yaparlardı ve şimdi onlardan hayatta olanlar darılmasınlar ama, 45 dakikalık ders saatinin 10 dakikasını sınıfta bizimle geçirirler 35 dakikasını odalarında piyasaya hazırladıkları ekstra işlere ayırırlar ve okuldan aldıkları maşın on katını piyasadan kazanırlardı&#8230; Siz buna şahit olmuş muydunuz yahut bu kanaatimi paylaşır mısınız? Bu gün piyasaya çatır çatır iş yapan, piyasada aranan, piyasa tecrübesi yüksek hocalar var mıdır? Varsa sayıları ne kadardır? Sayıları azsa sebebi nedir Hocam?</strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Bizim dönemlerimizde de hocalarımız dışarıdan iş yaparlardı, ama şunu biliyorum ki bizimle ilgilerini bırakıp ta hiç durun şimdi işim var veya dersi harcamazlardı. O yüzden şanslıyım, hakikaten hocalarımızın hakkını hiçbir zaman ödeyemem. Bu dönemde piyasada iş yapan hocaları fazla göremiyorum, maalesef akademik eğitimde piyasayla kombinasyon yok denilecek kadar az. Buda işte yukarıdaki ifadelerimde belirttiğim gibi, öğrencinin uygulamaya yönelik eksikleri olmaktadır. Bu gün daha damadımız bana bu konularda bir şeyler sormak için geldiğinde baskı hocasından benim ona bugün anlattıklarımın hiçbirini almadığını ve bir kartvizit yaparken yan yana montajdaki eksiklerini ben bu gün gösterdim. Yani okullarda maalesef bu konudaki öğrencilerin boşlukları kendi ajansı olan damadımda da gördüm. O da grafik mezunu, zaten kendisi söyledi bize bunları o konuda dersi olan hocanın sadece linol baskı ve serigrafi baskı öğrettiğini&#8230; Sordum ona, revolta baskı nedir, yani makas makas, İzmir&#8217;de tersinde tumba yani etek makas bilmiyordu ama hoşuma giden bilmediği şeyi öğrenmek için bana sorması ve bugün evde de ders yapmamdı. Şimdi İstanbul&#8217;da kartviziti tek olarak verirsin onlar kağıt ölçülerine göre,basacağı miktara göre matbaa ayarlar&#8230; Ama İzmir&#8217;de veya Anadolu&#8217;da,montajına kadar siz yapıp kroslarına kadar siz koyarsınız. Herkes İstanbul&#8217;da çalışacak diye bir şey yok,daha bugün bu anlattığım şeyleri yaşadık.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Alaylı grafikerlerden söz açılmışken, günümüzde bazı eğitim almamış grafikerler “eğitim önemli değildir, diploma nedir ki?” diyorlar ve “asıl olan Allah vergisi yetenektir” diyorlar. Bunlar eğitimlerini internet üzerinden ve birbirlerine sorarak aldıklarına inanıyorlar. Bu konudaki yorumlarınızı alabilir miyim?Bir takım alaylıların üye oldukları web siteleri üzerinden gençlerin birlerine nasıl olmuş diye sorarak grafik eğitimi almaları mümkün müdür? İkincisi, program biliyorum öyleyse grafikerim demeleri ne kadar doğrudur?</strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Böyle bir şey mümkün değildir.Eğitimi alacağı eğitim kuruluşu veya usta çırak ilişkisiyle, eğitim almadan yapılan grafik, sadece program bilgisiyle yapılabilmesi mümkün değildir. Eğitimde sadece görsellik de önemli değildir. O görselliği besleyecek sloganı, metinleri dahi ortaklaşa bir ajansta çalışılacak olursa ,bazen metinden grafik, bazen de grafikten metin çıkartılarak bütünlüğü sağlamak mümkündür. Bizim işimizde doğuştan yetenekli lafı çok yanlış olduğu gibi tüm sanat dallarında da yanlıştır. Antrenmansız, bilgisiz yapacağınız koşudan alınan performansa benzer. Eğitim şarttır,eğitimsiz yapılan hiç bir şeyden iyi sonuç almak mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hocam, eğitimsiz grafikerler; “okul bir şey vermiyor ki”, gerekçesine sarılıyorlar ve bu yüzden “eğitim değil yetenek önemlidir” tezine sarılıyorlar, belki de kedinin erişemediği ciğere mundar demesi gibi değerlendiriyorlar. Öte yandan bir çok üniversitenin grafik bölümünden mezun olmuş bir çok genç arkadaşlar var ki, onlarla yazışıyorum, elimde belgeleri var, onlar da aldıkları (daha doğrusu alamadıkları) grafik eğitiminden ve piyasanın kendileriyle dalga geçtiğinden, şikayet ediyorlar. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Şimdi; a) Sizin zamanınızda okul bitirdiğinizde böyle dalga geçilmelere tanık oldunuz mu ve okuldan mezun olduğuna pişman oldunuz mu?</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ayrıca b)- Şimdiki üniversitelerin, meslek yük.okullarının Grafik eğitimini nasıl buluyorsunuz, kendi okulunuzda sizin mezun ettiklerinizin dışındaki mezunların kalitesini nasıl buluyorsunuz, mezunların durumu mesela bir TATBİKİ; bir UESYO zamanındaki gibi mi?</strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Bana göre eğitimi almak istemiyorlar. Biz toplum olarak kendi yaptığımız hataları görmeyip hataları başkasına yüklemesini seven bir toplumuz. Tabiî ki eğitim kalitesi düştü, bizim kuşağımız çok hatalı bir nesil yetiştirdi. Ama kabahatlisi de bizleriz, hep biz çektik çocuklarımız çekmesin mantığıyla hareket eden ve korumacı kollamacı bir eğitim sistemiyle yetiştirdik çocuklarımızı, ürün bizim ürünümüz. Burada eğitim sistemindeki sıkıntı şudur; yetenek sınavıyla alınan çocukların bir çoğu devlet üniversitelerine istedikleri bölümü tutturamayınca, haa oğlum, kızım al şu parayı git evimize de yakın veya imkanlar doğrultusunda başka şehirlerden gelen ama grafik isteğiyle uzaktan yakından alakası olmayan çocuklarımızla karşılaşıyoruz ve maalesef ki özel üniversitelerde müşteri mantığıyla hareket ederek kaçırmayalım ki öğrenci gelirse alalım, bölümü açmak içinde en az üç öğretim üyesine ihtiyaç var deyip, diğer bölümlerde olan hocaları o bölüme adapte ederek bölümü oluşturmaya kalkarsa daha fazla bir şey beklenemez. Bende Mimar Sinan&#8217;dan mezunum biz de çıktığımızda teknik bilgilere sahip değildik. Bu gün ki kadar uygulamalı eğitim alabilme imkanımız dahi yoktu ama hepimiz bu yaşamda yerlerimizi almayı becerdik. Öğrencilerin en büyük kabahatlerinden biri her şeyi okuldan alabileceklerini düşünerek yaptıkları stajları dahi göstermelik yaptıklarına dahi şahit oldum. Ama burada yine korumacı kollamacı bizim kuşağımız olan babalarının acıma duygularıyla çocuklarına dışarıdan yerler bulup laf olsun stajları yaptırmaları&#8230; Bizim dönemimizde de stajları yaptık ama hocalarımız ve babalarımız bizi daha fazla zorlayıp piyasa tecrübelerini kazanmamıza neden oldular. Daha evvelki yazılarımda da söylediğim benim lafım olan ‘’İLGİSİZ BİLGİ,OLMAZ’’. Okuduğunuz ama bilginiz olmadığı her konuda insanların dalga geçmelerine neden olacaksınız. Tabiî ki bizde ilk işe başladığımızda eleştirilere ve dalgalı sözlere tabi kalmışızdır,ama her eleştiriyi dikkate almışızdır. Ben eleştirdiğim öğrencimin aynı hatayı yaptığını ve eleştiriyi ciddiye almadığını eğitim kısmında bile çok gördüm. Maalesef kendi okulumda değil bütün özel üniversitelerde bu söylediklerimi görüyorum. Eğitim konusunda çok az öğrenci yarın duyarlılığını gösteriyor, yarını düşünmeden bugünü yaşamak ,yarına yatırım yapmamak anlamına geldiğini maalesef düşünemeyen çok gencimiz var. Bu sadece bizim bölümlerimizde değil üniversitelerin tüm bölümlerinde mevcut. Zaman zaman başka bölümlerin hocalarıyla sohbet ederken onlar da aynı şeylerden yakınıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sayın Hocam, şu anda TGDD dışında da bazı meslek örgütleri veya dernekleri, meslek kurum ve kuruluşları var. Kuşkusuz onların da mesleğe katkıları var. Bu kurumları da günahıyla sevabıyla kısaca değerlendirir misiniz?</strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Grafik mesleğiyle ilgili birçok kuruluşları izledim,maalesef bir dönem daha iyi giden kuruluşların, deminki eleştirilerimdeki duyarsızlık kısımları, bu kurumlara da yansımış olduğunu gözledim. TGDD‘nin, açık söylemek gerekirse, mesleki duyarlılığı konusunda daha çaba sarf ettiğini gözleyip, buraya üye oldum. Çünkü bazı kurumlarda körler sağırlar, birbirini ağırlar düşüncesi mantığı üye olduğum kurumlardan ayrılmama neden oldu.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Değerli Hocam, hepimiz biliyoruz ki; yaşı elliyi bulmuş grafik tasarımcılar artık kolay kolay iş bulamıyorlar.Sizce bunun sebebi nedir? Niye genç grafikerler tercih ediliyor? Yaşlı grafikerler grafik tasarımda eski trendlere takılıp kalmışlar, kendilerini yenileyemiyor diye mi? Yoksa yaşlılar fazla maaş mı istiyorlar? Gençler hem ucuz hem daha mı kaliteli? Yoksa yaşlı grafiker kendini ezdirmiyor mu? Patronun derdi iyi tasarım elde etmek mi, yoksa grafikeri ezmek mi, ne dersiniz? Mesela bizim yaşlarda bir grafiker dostumuz 10 aydır işsiz ve diyor ki; “20 yıldır ilk kez işsiz kalıyorum ve aldığım maaşın yarısına çalışmaya razıyım, yine de iş bulamıyorum”&#8230; Hocam buna ne diyorsunuz?</strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Yaş konusunda işletmeler maalesef gençlerin daha dinamik olacağı konusundaki yanlışı, tecrübenin çok önemsenmediği, gencin aldığı tecrübenin onlara yeterli olacağı mantığı işletmelerin günlük ve anlık olması, kurumsal olamamalarına neden oluyor. İyi bir işletme tabi ki gençlerin performanslarından faydalanacak ama mesleki tecrübenin danışmanlık seviyesine ulaşmış yaş gruplarından da çok faydalanabilmesi o kurumun kurumsallaşmasını getirecektir. Ama daha önceki yazılarımda da söylediğim gibi sadece bizim mesleğimizde değil bilgisizce iş yapmak maalesef tüm meslekleri kapsamış durumda.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bir anektod ekleyeyim, 2000&#8217;li yılların başında işsiz kalmıştım. Aylarca iş bulamadım, o yıllarda oğluma bir Rus bakıcı bayan bakıyordu ve İstanbul Metro&#8217;sunun logosunu benim yaptığımı biliyordu. Metroya para vererek bindik, bunun üzerine; sen Moskova Metrosunun logosunu yapsaydın torunun bile Metroya bedava binerdi. Sen hem para veriyorsun hem de işsiz kalıyorsun. Moskova&#8217;da 45 yaşından genç olanları art direktör olarak kabul etmiyorlar, seni ise yaşlısın diye işe almıyorlar. Niçin genç arıyorlar, bilgisayarı sırtına yükleyip on kat çıkartıp indirecekler mi? demişti. Hocam bu hususta diyecekleriniz var mı? Mesela iki toplum arasındaki eğitim, sanat ve kültür farkı? Rus veya Alman veya Japon reklam grafikçileri arasında anlayış farkı mı var, yoksa müşteriler arasında yahut grafiker patronları arasında mı anlayış farkı var?</strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Bir önceki soruda cevapladığım gibi genç olmanın verdiği dinamizm bizim yaşlarımızdaki insanlarda bulamadıkları düşüncesiyle birlikte sana vereceği parayla gencin alacağı para arasındaki farkı düşünerek günlük yaşam hesapları maalesef kurumların fazla ilerleyemediklerini, ilerledik diyenlerin ise çok daha iyi yerlere gelebilmelerini bizim yaş grubuna verecekleri maaşlarla riske edeceklerini düşünen işletme mantığı, hani diyorlar ya Almadan vermek Allaha mahsustur diye, Allah bile bizde iyi insan ,dürüst, yardımlaşmayı seven, diğer canlılardan ayırdığı aklımızı kullanmamız istiyor. Yani Allahın da bizden istedikleri doğrultuda bize bir şeyleri nasib ediyor.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Yaptığımız işlerin önemsenmemesi de yine bizim sektörün ve bizlerin kabahatleri piyasamızı çok düşürüp komik fiyatlara mesleğimizin değerini düşürmemiz,Mimarlar gibi bir odamızın olmaması, imza yetkisine sahip olamamamız bizlerin kabahati.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hocam son olarak; Dünyaya yeniden gelseniz tekrar grafiker olmak ister misiniz? Grafikerliği Türkiye&#8217;de mi yoksa Avrupa&#8217;da veya Amerika&#8217;da mı yapmak istersiniz?</strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Tekrar dünyaya gelsem Grafiği kendi ülkemde yine seçerdim ama bizim 2000 yılına kadarki Grafik sektörünün içindeki zamanda, bugün değil. Yaptığımız hiçbir işin değeri kalmadı, o zamanlar yapılan işler bana daha keyif veriyor, insani duygular farklıydı, şimdi sadece para, para, para, maalesef tüm maneviyatımız para üzerinden yürüyor, Allahı da,dini de kullanıyorlar para için, Atatürkü de.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sayın Nuri Sezer hocam, bir TGDD üyesi olarak değerli cevaplarınızla bizleri ve tüm TGDD dostlarını aydınlattınız, çok teşekkür ederiz.</strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">Ben Teşekkür ederim sizlere hiç olmazsa biraz içimi döktüm.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tgdd.org.tr/de/im-gesprach-mit-nuri-sezer/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Was der ehrenwerter Grafik-Designer Ali Tek Cam zu dem Beruf spricht.</title>
		<link>http://www.tgdd.org.tr/de/was-der-ehrenwerter-grafik-designer-ali-tek-cam-zu-dem-beruf-spricht/</link>
		<comments>http://www.tgdd.org.tr/de/was-der-ehrenwerter-grafik-designer-ali-tek-cam-zu-dem-beruf-spricht/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 17 Jan 2015 17:42:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[TGDD]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Interviews]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tgdd.org.tr/de/?p=774</guid>
		<description><![CDATA[Faruk Çağla: Sorum şu; şimdi ne oldu da, bu işi çok iyi bilmelerine rağmen üstelik düşük ücrete razı olsalar bile pek çok grafik ustamız işsiz kalıyor? Bunu lütfen açıklamaya çalışır mısın? Ali Tekin Çam: Hocam bu sorunun cevabı çok basit aslında&#8230; Bizim bu işe başladığımız [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Faruk Çağla: Sorum şu; şimdi ne oldu da, bu işi çok iyi bilmelerine rağmen üstelik düşük ücrete razı olsalar bile pek çok grafik ustamız işsiz kalıyor? Bunu lütfen açıklamaya çalışır mısın?</strong></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Ali Tekin Çam: Hocam bu sorunun cevabı çok basit aslında&#8230; Bizim bu işe başladığımız tarihlerde bu mesleği pek tanıyan, bilen yoktu ve bu işin eğitimini veren de 3 tane okul vardı&#8230; İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi, Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu ve Akademiye bağlı Uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek Okulu&#8217;nun (UESYO) Grafik Bölümleri&#8230;</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Piyasa o dönemlerde o kadar aç ve cazipti ki güzel sanatların diğer bölümlerde eğitim alanlar da grafik tasarımcı olarak bu sektörün çeşitli alanlarında rahatlıkla iş bulabiliyorlardı&#8230;</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Bir de alaylılar vardı tabi ki&#8230; Ama onların da iyi yetişmişleri ve bileği güçlü olanları iş yapma şansına sahipti.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Kısacası meslekte yetenek ön plandaydı, yeteneği ve bir şekilde eğitimi olmayanlar bu mesleğe bulaşmaya pek cesaret edemiyorlardı. Bu sayede çalıştığım hiçbir iş yerine diploma göstermeye gerek duymadım. Hatta ben de dahil pek çok arkadaşımızın diplomalarını yıllar sonra, genelde de emekli olduktan sonra aldıklarını biliyorum.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Bu yüzden de uzunca bir dönem, bu mesleği yapanlara iş teklifleri kırmızı mumlu davetiye ile geldi. Hatırlarsan iş beğenmiyorduk veya iş yerinde canımızı sıkan bir şeyler olduğunda, ceketimizi alıp çıkıyorduk. Gelen teklifleri, o anda işsiz olan veya daha vasat şartlarda çalışıp da arayışta olan tanıdıklarımıza yönlendiriyorduk.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><a href="http://www.tgdd.org.tr/de/wp-content/uploads/2015/01/ali-tekin-cam.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-785" src="http://www.tgdd.org.tr/de/wp-content/uploads/2015/01/ali-tekin-cam1.jpg" alt="ali-tekin-cam" width="200" height="300" /></a>Sonra bir gün geldi, tüfek icat oldu ve mertlik bozuldu. Bildiğin üzere devreye bilgisayar girdi. Bilgisayara takla attıran hevesli bir sürü ergen böyle bir mesleğin de olduğunun farkına varmaya başladı ve piyasadaki boşluk yüzünden bir süre sonra kendilerini bu işe bulaşmış buldular.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Ülkemizde meslek liseleri için şanssız bir anlayış vardır. Ailelerin, üniversite eğitiminden umut kestikleri çocuklarını, bölüm konusunda çok da seçici olmadan “Bari kısa yoldan bir meslek sahibi olsun” zihniyetiyle gönderdikleri bir yerdir. Eskiden Matbaa ile ilgili meslek liselerinden grafiğe yönelenler varken 90&#8217;lı yıllarda çok sayıda güzel sanatlar lisesi açıldı ve pek çok çocuk bu liselerin grafik bölümlerine yetenekleri pek gözetilmeden, grafiğin de ne olduğunu bilmeden ailelerinin yönlendirmesiyle gönderildi.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Günümüzde ise; 100 civarı devlet üniversitesi ile 70 civarı vakıf üniversitesinden hemen hepsinin güzel Sanatlar fakülteleri ile yüksek okulları, bunların da farklı isimlerle de olsa (Grafik, Görsel iletişim tasarımı vs.) grafik bölümleri var.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Bu Üniversitelerde ne kadar iyi bir grafik eğitimi verildiği ise biraz şüpheli, çoğunun bölüm başkanı ve branş hocaları resim bölümü kökenli&#8230; Vakıf üniversiteleri ise tam bir ticarethane&#8230; Bu üniversitelerimizin grafik bölümleri var olmasına var da, nedense hemen hepsinin logosu çok kötü&#8230; Tabiri caizse kendi söküğünü dikmekten, okullarının ambalajını tasarlamaktan aciz bir görüntüleri var&#8230; Anla buralarda verilen eğitimin kalitesini!.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Üstelik üniversitelerimizde grafik üzerine yüksek lisans tezi veya sanatta yeterlilik tezi veren tıp, hukuk vs. mezunlarının bulunması da mesleğimizin başka bir handikapıdır.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Bir de tüm bunlara 2 ayda Grafik tasarımcı yetiştirdiğini söyleyen ve yeteneğine bakmadan (parası olmak kaydıyla) neredeyse yoldan geçen herkese sertifika verme meraklısı program kursçularını ilave edersen artık piyasanın nasıl bir kusma noktasında geldiğini daha kolay anlayabilirsin.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Kısacası bizim mesleğe başladığımız dönemin grafik tasarımcısı mesleği ile ilgili iyi bir donanıma sahipken, günümüzde ise müthiş bir kafa karışıklığı var. Tabi ki her dönemde olduğu gibi bugün de bu işi ilgi, bilgi, sevgiyle yapan, yaptığı işin de hakkını sonuna kadar veren, hatırı sayılır miktarda tasarımcımız var. Ama bahsettiğimiz şekilde, piyasaya pek çok kanaldan o kadar çok kişi pompalanıyor ki, bu mesleği; hakkını vererek yapacakların çoğu, ortamın bulanıklığından ne yazık ki karambole gelebiliyor ve hakettikleri yerde olamıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Bu karışıklıktan ise en çok işveren memnun. Çünkü artık kimsenin kaprisini çekmek zorunda değil. İstediği fiyata, istediği şartlarda, istemediği kadar da eleman bulabiliyor. Piyasanın durumu bu olunca; bir grafik tasarımcıdan da çok fazla bilgi, birikim ve tecrübeye sahip olması istenmiyor. Hızlı bilgisayar kullanması, birkaç program bilmesi yeterli ve de daha ucuza / en ucuza çalışanlar tercih edilir durumda. Şu an; kimin ne yaptığı, ne kadar yapabildiği belirsiz bir aşırı kalabalık var. Üretilenlere bakıyorsun, ortalık görüntü kirliliğinden geçilmiyor.. Eh!. yapan bilgisiz, yaptıran da cahil olunca gül gibi geçinip gidiyorlar.. Eskiden tasarımcılar yaptıkları afişin kenarına imzalarını atarlardı. Bugün neden atmadıklarını / atılmadığını düşünmek / sorgulamak gerekiyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><a href="http://www.tgdd.org.tr/de/wp-content/uploads/2015/01/ali-tekin-cam_faruk-cagla-3.jpg"><img class="alignright  wp-image-783" src="http://www.tgdd.org.tr/de/wp-content/uploads/2015/01/ali-tekin-cam_faruk-cagla-3.jpg" alt="ali-tekin-cam_faruk-cagla-3" width="394" height="223" /></a>Tüm bunların yanında iş pastası o dönemlerden bu güne aynı oranda çoğalmadı, hatta bir kaç yılda bir yaşanan lokal ve global krizler yüzünden yerinde saydığı, bazen ufaldığı bile söylenebilir.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Başımızda ise; sanki bu ülkede tasarımcı yokmuşcasına ülkesini temsil edecek logoyu yurt dışına yaptıran bir anlayış hakim&#8230; Tabi bunu; bu ülkenin tasarımcısına güvenmediği / inanmadığı için veya bize yansımayan derin ilişkiler sonucu yurt dışına logo yaptıran pek çok ünlü firmamız (Eti, Hürriyet, Arçelik, Abdi İbrahim, TGRT, Beko vb.) için de söylemek mümkün.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Göz kültürü gelişmemiş bilinçsiz müşteri, Para ödediği için söz hakkını tek kendinde gören patron, rekabet adına birbirinin kuyusunu kazan meslektaşlar, iş almak için tasarımın değersizleştirilmesi, yani iş kapmak için alınmayan tasarım ücretinin diğer üretim kalemlerine bindirilmesi (bu durumda tasarımın itibarsızlaştırılması, tasarımcının da itibarsızlaşmasına yol açabiliyor) ve bir de tabi ki yaş faktörü&#8230; Bak ilanlara “çoğunda 30 veya 35 yaşını geçmemiş olması tercih edilir” ibaresi vardır.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Tasarımcılarımız bu şartlarda da, ne yazık ki en olgun, en birikimli ve en çok yararlanılması gereken “ustalık” dönemlerinde kendilerini kapı önünde bulabiliyorlar.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Bilmiyorum buraya kadar yazdıklarım, sorduğunun cevabı olabilir mi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Faruk Çağla: İkinci sorum şu: bahsettiğin bilinçsiz müşteri veya çalıştığın iş yeri patronuna taslak, alternatif ve seçenek sunuyoruz. Bu adamlar bu nitelikteyse doğru tasarımı seçmeleri veya doğru reklama ulaşmaları ne kadar mümkün olabilir? Göz kültürü gelişmemiş bu adamlara tasarım seçenekleri sunmak ne kadar doğrudur? Dolayısı ile bunların beğendiği veya yönlendirdiği tasarımlar ya da reklamlar ne kadar doğrudur?</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bağlı olarak; tasarımcının veya tasarımın bu kişilerin elinde ve denetiminde olması ne kadar doğrudur? Bunun çaresi var mıdır?</strong></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Ali Tekin Çam: Hocam bu sorunun cevabını aramak için önce doğru tesbit ve bir takım tanımlar yapmak gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Tasarım; mesleğimizde bir problemi çözmek ve bir ihtiyaca cevap vermek için yapılır ve karşılıklı uzlaşmayı gerektiren bir özelliğe sahiptir. Demek ki önce ihtiyacı veya problemi olan bir müşterinin olması gerekiyor. Sonra da bu müşterinin sipariş vermesi ile ihtiyaç ve problemine birlikte bir çözüm aranacaktır.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Bahsettiğimiz türdeki müşterinin tasarımcıya müdahale etmesinin pek çok sebebi olabilir. Öncelikle fikre para ödemek bilinçsiz müşteri için rahatsız edici bir durumdur. 5 yıldızlı bir otel yapıp, onu ve kurumunu dünyada temsil edecek bir logoya, otele yaptığı masrafın yanında devede kulak bile olmayacak bir ücreti vermek ağırına gidiyordur. Bu yüzden de belki bilinçli değil ama yapılanı önemsizleştirmek için o kadar çok müdahale eder ki bir süre sonra tasarımcı ya işi veya ipin ucunu bırakmak zorunda kalır. Başka bir sebep de; bu tür iş verenler genelde tasarımcıyı kafasındakinin uygulayıcısı olarak görmek ister. Başka bir deyişle kafasındakilerin doğruluğunu tasarım konusunda ehliyeti olan birine onaylatmak isterler.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Tasarımcısına güvenen aklı başında ve komplekslerini aşmış müşteri / patron bulmak biraz şans işidir.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">İşin kuralı gereği, her talep edileni müşteriye alternatifli olarak sunmaktır. Ama bu konu ile ilgili problem yeni değildir. Aynı problemlerin daha ağırlarını bizden çok önceki dönemlerin ustaları da yaşamıştır. Hemen aklıma gelen iki örnek vereyim.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">1960’lı yıllarda rahmetli Yusuf Ziya Ortaç yazdığı “Bizim Yokuş” adlı eserinde Babıâli’de tanığı kişileri anlatır. Bu kişilerden birisi İhap Hulûsi Görey’dir. Yusuf Ziya’ya şöyle demiş:</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">“Yıllarca devlet daireleri ve kurumlarına afiş çizdim. Her sefer üç, dört taslak yapıp sundum. Hiç yanılmadılar, hep en kötüsünü seçtiler.”</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Başka şikayetleri de vardır İhap Hulusi’nin: “&#8230;50 yıllık çalışmalarım sırasında; doğal olarak bazı zorluklarla karşılaştım. Resimden, bunun kompozisyonundan, renkten anlamayan kişilerin sipariş verdiği olmuştur. Bunlar, gereksiz ve anlamsız müdahalelerle yaptığım resimleri bozmuşlardır. Örneğin boş gördükleri yerlere yazılar sıkıştırarak kompozisyonu bozmuşlar, resimdeki renkleri değiştirmişlerdir. Bu şartlar altında çalışmak güç oluyordu. Sanat, yetenek ve zevkimi para kazanmak uğruna feda etmek zorunda kalıyordum. Baskıya da gereken önem verilmediği için afişlerdeki renkler bozuk çıkıyordu. Bu bozukluk en çok piyango biletlerinde görülüyordu. Yaptığım orijinal iş ile basılmış biletin renkler yönünden hiç bir ilgisi kalmıyordu.”</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Bir başka usta Sait Maden ise:</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">“İşveren başka açıdan bakar, ben başka açıdan bakarım. Benim bakış açım hem estetik açısı hem işlevsellik açısı. İşverenlerin büyük bir çoğunluğu hiçbir şey bilmez. Onları uğraşa uğraşa yönlendirmeye çalışırım. Bir anı: Çizdiğim tasarımlardan birini çok beğenmiştim. Konuyu o kadar iyi anlatıyordu ki! Ama adam kavrayamıyordu. “Bak, dedim, senden şunu rica ediyorum; eğer bunu Kabul edersen vereceğin paranın yarısını isterim. Yok eğer benim tutmadığım bir şeyi kullanmak istiyorsan onun fiyatı iki misli”. İki misline yaptığım da oldu, yarı yarıya yaptığım da. Ama kitap kapağı gibi şeylerde öyle seçme işi yoktur. Sipariş gelir, konuyu anlatırlar, ben de yapar teslim ederim. İtiraz mümkün değildir.” diyor, bir söyleşisinde. O da sıkıntılı bir süreç yaşamış ama hiç değilse bazı alışkanlıkları tasarımcı lehine esnetebilmiştir…</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Bu konunun çözümü sadece grafikle sınırlı değil. Tek bir şeyin düzelmesi de yeterli değil. Ülke bütününde ilkeler üzerine bir rönesans yaşanması gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Buna da nasıl ve nereden başlanacağını bilmiyorum açıkçası.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Belki önce müşteriye “Doğrusunu mu yapayım, yoksa senin istediğini mi?” sorusunu sorabilmenin bir yöntemini bulmak gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Evinizde herhangi bir alet, aksam bozulduğunda veya evin herhangi bir yerinde problem çıktığında şayet bilginiz, yeteneğiniz o problemi çözebilecek teknik donanımız varsa oturur kendiniz halledersiniz, yoksa tamirci çağırır konunun çözümünü ona devredersiniz. Ne istediğinizi ona aktarırsınız, iş bitiminde de sonucu değerlendirirsiniz. Adamın tepesine dikilip olur olmaz müdahelelere kalkarsanız o tamirci sizi döver. Kibar biriyse tasını tarağını toplayıp çeker gider.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Birilerinin tasarıma, tasarımcıya böylesine müdahalesi ancak bizim gibi sistemini bulamamış, gelişme sıkıntıları olan ülkelere has bir durumdur.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Grafiğe başladığımız yıllarda bizler grafiğin her alanında üretim verirken, gelişmiş ülkelerde, uzmanlık alanları çoktan belirlenmişti. Yani bir tasarımın fotoğrafını, illüstrasyonunu farklı kişiler üretiyordu, Ajans kavramı biz de tüm hizmet birimlerini içinde barındırırken. Onlarda sadece organizasyonu yapan kuruluşlar durumundaydı. Yani bir ajans her işte aynı kişilerle çalışmak zorunda değildi. Bir kampanya geldiğinde; ellerindeki adres porfolyolardan gelen işe en uygun ve o işin altından layıkıyla kalkacak grafik atölyesini, illüstratörü, fotoğrafçıyı, film prodüksiyon ekibini seçip en ideal hizmeti verecek organizasyonu gerçekleştiriyorlardı.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Bu her iki taraf için de verimli bir durumdu. Branşlaşmış tasarımcı bu sayede memurlaşmıyor, çok daha fazla / farklı yere hizmet verme şansı oluyordu. Ajanstan da farklı kampanyalar için birbirinin benzeri tasarımlar çıkmıyordu.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">1980’li yıllardan başlayarak pek çok büyük ajansımızın yabancı ajanslarla ortaklığı sayesinde bizde de bu konuda epey bir yol kat edildi ama ülkemizin yerleşik plansız, programsızlığından dolayı sektörlerin gelişmesinde bir paralellik sağlanamadı. Bu yüzden de, o dönemlerde yaşanan sıkıntılar artarak günümüze aktarıldı.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Belki Amerika’yı yeniden keşfetmek yerine dünyanın geldiği son noktayı başlangıcımız olarak belirleyebiliriz. (Nasıl olacaksa artık?)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Faruk Çağla; Alicim bu sorulara verdiğin cevaplardan bazı sorular daha çıktı. Sanırım röportajı biraz daha genişleteceğiz. Ortaya çıkan yeni sorulardan biri şu;</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Grafik tasarımcılıkta branşlaşma ve uzmanlaşmadan söz ettin, bunun yalnızca yabancı ortaklı reklam ajansları sayesinde tümüyle değil sadece kısmen ve yetersiz oranda olmak kaydıyla ülkemizde gerçekleştiğinden bahsettin. Oysa grafikerlikte branşlaşmayı sağlayacak olan en önemli faktör yalnızca piyasa mıdır? Yukarıda şunu demiştin; Tasarım; mesleğimizde bir problemi çözmek ve bir ihtiyaca cevap vermek için yapılır ve karşılıklı uzlaşmayı gerektiren bir özelliğe sahiptir. Demek ki önce ihtiyacı veya problemi olan bir müşterinin olması gerekiyor. Sonra da bu müşterinin sipariş vermesi ile ihtiyaç ve problemine birlikte bir çözüm aranacaktır.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Senin bu tanımına göre bir problemi çözmek ve ihtiyaca cevap vermek için grafikçiler arasında UZMANLAŞMA, BRANŞLAŞMAYA ihtiyaç hasıl olmuşsa veya oluyorsa, bunu sağlayacak ve çözüme kavuşturacak olan mercii sadece AJANSLAR mıdır? Senin deyiminle 30-35 yaşından daha yaşlı tasarımcıya iş vermediğini söylediğin bu piyasanın reklam ajansları orta yaşlı bir usta tasarımcıya iş vermezken nasıl olur da daha kaliteli ve spesifik emek demek olan branşlaşmış tasarımcıya kapılarını açar? Gelişmemiş dediğin bu toplumda bu; mümkün müdür?</strong></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Ali Tekin Çam: Değerli Hocam, Bu konu bence çok fazla ciddi araştırılıp, raporlanması gereken bir konudur.. Bir Yüksek lisans tezi olabilir mesela&#8230; Bu şartlarda da konu beni biraz aşar.<br />
Mesela yurt dışında ben hiç yaşamadım. Benimkiler kulaktan dolma bilgilerdir, afakidir. Eksiği vardır, yanlışı vardır. Duyduklarım üzerinden fikir yürütme yapılarak şekillendirilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Ben satır aralarında, buradaki problemin tek başına tasarımcıların problemi olmadığını belirttim. Bu tamamen bir sistem sorunudur. Sistem değişmediği sürece sadece grafik tasarım alanında iyileşme olmasının biraz zor olduğunu çünkü herşeyin birbirine zincirleme bağımlı olduğunu söyledim. Yani marketten organik diye alacağın yumurtanın oluşmasında, tavuğun sadece doğal yemle beslenmesi yetmez, yaşadığı ortamında ona göre organize edilmesi gerekmektedir.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Sistemin nasıl değişeceğini açıkça bilmediğimi söyledim. Belki bahsettiğim tezi hazırlayacak arkadaş, dünyadan pilot bölgeler belirleyip (Almanya, Amerika, Fransa, İngiltere, İtalya ve Japonya) buradaki çalışma sistemlerini raporlayıp, bizler için hedefler oluşturabilir. Dünyada bu işlerin nasıl gerçekleştirildiğini örnekleyerek sunabilir. Bu da belki meslektaşlarımızda bir takım soru işaretlerinin oluşmasını sağlayabilir.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Ama tüm bunlara rağmen esas belirleyici olan yine müşteridir. İş yeri açıp müşteri beklemezsin bizim meslekte&#8230; Potansiyel müşterin varsa onlara güvenip, iş yerini açarsın. yanılıyorsan da kapatırsın.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Problemi çözmek ve ihtiyaca cevap vermek tasarımın görevidir. Branşlaşma başka birşey&#8230; Mesela bir giyim evi bana; moda kataloğunu yaptırmak üzere gelse. Ben o kataloğun tasarımını yaparım. Fotoğraf çekmeyi de bilirim ama böyle bir işin fotoğrafını illa ben çekeceğim diye de direnmem. Piyasada bu işi en iyi kim yapacaksa ondan destek alırım. Çünkü onun aleti, edevatı, bilgi, görgü ve tecrübesi bu alanda daha zengindir. Keza bu illüstrasyon için de geçerli&#8230; Afiş veya ilanlar için fotomanipülasyon yapılacaksa onun illüstrasyoncusu ayrıdır, çocuk kitabı yapılacaksa ayrı&#8230; Burada önemli olan sonuçtur. Grafik tasarımcı şunu tercih edecek burada: İyi bir işin parçası veya yöneticisi mi olacak, vasat bir işin sahibi mi?</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Ajansı örnek olarak verdim. Eskiden öyle değil miydi? Güzel Sanatlar Reklamcılık’da çalıştığım 1983 yılında, bünyesinde fotoğrafçısı da vardı, illüstratörü de&#8230; Hatta prodüksiyon ekibi şakır şakır film çekiyordu. Bu şimdi; bir graf</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">ik atölyesi de olabilir, gelişmiş bir matbaanın grafik servisi de olabilir, bir holdingin reklam birimi de olabilir ya da freelance bir tasarımcı da olabilir. Şu an ajanslar bu hizmetleri dışarıdan alıyorlar. Ama yine de braşlaşmanın ülkemizde her alanda olması zor. Mesela duyduğumuz ve okuduğumuz kaynaklarda, yurtdışında sadece logo yapan tasarımcılar var. Hatta bünyesinde bir kaç tasarımcı barındırıp logo üzerine hizmet veren kurumlar var, onlar yaptıkları işin karşılığını alabildikleri için başka bir iş yapmaları da gerekmiyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Faruk ÇAĞLA; Branşlaşmadan devam edersek, örneğin tıpta branşlaşma ihtiyacını hastaneler ve sağlık piyasası mı çözmelidir, yoksa tıp fakülteleri veya devlet mi? Kısaca bu grafikerlikte branşlaşma gerektiği düşüncesini piyasaya grafiker mezun eden ve senin de az önce iyi yetişmiş grafiker mezun edemediğini, kaliteli eğitim veremediğini söylediğin, devlet veya vakıf üniversiteleri fark edemiyor mu?</strong></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Ali Tekin Çam: Bu sorunun muhatabı akademisyen olmadığım için ben değilim aslında. Biz okula girdiğimizdeki hocalar kimlerse, aşağı yukarı aynı hocalardan mezun olduk. Üniversitelerde hocalık yapan arkadaşlarımıza bakıyoruz, neredeyse iki senede bir okul değiştiriyorlar. Bu kadar hareketin, sirkülasyonun sebebi nedir? Bu konudaki problemi yaşayanlara sormak daha doğrudur.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Bunun yanında gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim ki; devletin eğitimle ilgili sağlıklı bir plan / program içinde olduğunu zannetmiyorum. Mesela ülkemizde mimar fazlası olmasına rağmen bu eğitimi veren okullarımızda hala öğrenci kontenjanı korunarak eğitim sürdürülüyor. Pek çok alanda da bu böyle ne yazık ki.. Devlete (tabi dinlerse) bu tür konularda rehberlik edecek bir mekanizma lazım. Bu mekanizma; her mesleğin temsilcilerinden oluşacak ve ihtiyaçları tesbit edecek, çözümler üretecek bir özel bir yapılanma olabilir diye düşünüyorum aklıma gelen çözüm olarak.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Faruk ÇAĞLA; Söyleşimizin başlangıç noktası ve ana ekseni düşük ücrete razı olsalar bile usta grafik tasarımcıların niçin işsiz kaldığı sorunsalıydı. Bir Rus arkadaş 2000&#8217;li yıllarda benim epeydir işsiz kaldığımı ve bunun da orta yaşlı olmamdan kaynaklandığını öğrendiğinde &#8220;Rusya&#8217;da 45 yaşını doldurmamış grafikerler ne kadar usta olurlarsa olsunlar art direktör olarak kabul edilmezler, belli bir yaş, olgunluk ve tecrübe ararlar, burada niye yaşlılar istenmiyor, sizin sırtınıza bilgisayarı yükleyerek her gün dokuz kat çıkarıp indirecekler mi?&#8221; diye konuşmuştu. Ayrıca eklemişti, &#8220;sen burada logosunu tasarladığın Metro&#8217;ya binince para ödüyorsun, ama eğer Moskova Metrosunun logosunu yapsaydın, sen dahil senin torunların bile Metro&#8217;ya ücretsiz binerdi&#8221;, dedi.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Şimdi elbette &#8220;ya sev ya terket&#8221; kolaycılığındaki bir takım kişiler &#8220;burayı beğenmiyorsan git Rusya&#8217;ya&#8221; diyeceklerdir ama burayı beğendiklerini iddia edenlerin de önemli logoları yerli tasarımcılarımıza yurt içinde yaptırmayıp yurtdışında yabancılara yaptırdıklarını ve bunun da normal olmadığını söylemiştin. Şimdi soruyorum; kendi öz sanatçısına değer verilmezken, yabancıya hak ettiğinden çok daha fazla değer verilirken, bu şartlarda branşlaşma ve uzmanlıklara ayrılma nasıl mümkün olacaktır? Bu yabancı hayranlığına üniversitelerimizdeki grafik öğretim üyelerinin yaklaşımı nasıldır? Herhangi bir tepki veya serzenişlerini gördün mü?</strong></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Ali Tekin Çam: Yabancı hayranlığını boşver&#8230; İki yıl önceki &#8220;TL&#8221; logosu vakasını biliyorsun&#8230; 8.362 logo gönderilmiş yarışmaya. Ve Tülay Lale isimli grafikle alakasız jeoloji mühendisi bir kızcağızın karalaması seçiliyor TL simgesi olarak. Tabi yaptığı çalışma teknik, estetik bir sürü hatayı barındırdığı için Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası tasarımcıları tarafından tekrar bir elden geçiriliyor ve ortaya da bize sundukları artık nasıl isimlendireceğimi bilemediğim bu “şey” çıkıyor. Aklımın yettiği / anladığım kadarıyla yarışma hikaye!&#8230; Birilerinin kafasında bir şekil vardı. Gönderilen çalışmaların arasından o şekle yakın birşey bulundu, ufak bir revizyonla da son şeklini buldu. Arada Tülay Lale de sebeplenmiş oldu.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Bu konuda; Abdullah Taşçı&#8217;dan, Bülent Erkmen&#8217;e kadar pek çok uzmandan epey bir serzenişler oldu. Grafik tasarım dergisinde en azından 4-5 farklı akademisyenin yazıları yayınlandı. Ama sonuç olarak görüyoruz ki değişen birşey olmadı. Aynı şeyler Ankara Belediyesi&#8217;nin logosu içinde gerçekleşti&#8230; Yani serzenişler var ama kulaklar kapalı olduğu için duyan yok.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Bu 8.362 adet çalışmadan hakikaten bu konuya layık bir simge yok muydu?, bilemiyoruz. Bir yerlerde yayınlanmadığı için değerlendirme şansımız olamadı. Keşke olabilseydi de, bu kadar çok soru işaretiyle cebelleşmek zorunda kalmasaydık.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Halbuki bu konu çok basit bir şekilde çözüme kavuşturulabilirdi. Ülkenin logo uzmanı grafik tasarımcıları bellidir. Bunlardan 10 isim belirlenir. Gönderilen 8.362 adet çalışma numaralandırılarak digital baskı yöntemiyle kitaplaştırılır. Hazırlanan kitaplar bu 10 sanatçıya gönderilerek, logolardan 10 adetinin seçilmesi ve bunların puanlanması istenirdi. (Bu puanlamayla birlikte belki kritikleri de istenirdi) ve en yüksek notu alanı da birinci seçerdin. Bu sayede ortaya hem daha doğru bir iş çıkardı, hem de iki tarafta da oluşan başağrılarının önüne geçilmiş olurdu.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Kısacası bize sunulan bu konuyla ilgili mevcut görüntü hiç de hoş değil. Böylesi uzmanlık isteyen konular “Ben yaptım oldu”cu anlayışla çözülemez. Zaten böyle bir niyetle yola çıkıyorsanız yarışma yapmanıza gerek yoktur. En azından 8.362 çalışmayı ortaya koyan enerjiye ayıp etmemiş olursunuz. Çünkü danışıklı döğüşlerin olduğu piyasada bir şeyleri başarmak zaten mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Faruk ÇAĞLA; Toplam 176 adedi bulan devlet ve Vakıf üniversitelerimizdeki grafik eğitimi kalitesinin (bir kaç okul dışında) şüpheli olduğunu söylemiştin. Buna gerekçe olarak da grafik hocalarının çoğunun resim kökenli oluşunu ve vakıf üniversitelerinin de ticarethane olduğunu söylemiştin.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Şimdi şu soruyu sormak farz oluyor; resim kökenli hocaların yanına orta yaşı geçmiş fakat ustalık mertebesindeki seçkin grafik tasarımcılar hoca olarak alınırsa grafik tasarım eğitiminde iyileşme söz konusu olabilir mi? Vakıf üniversiteleri eğer dediğin gibi tam bir ticarethane ise, ticarethanelerin iyi mal ve hizmet üretmek zorunda olmaları gerekmez mi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yani bu okullar iyi grafik eğitimi verip, piyasaya iyi öğrenciler mezun etmek böylece rakiplerine fark atmak varken niye ticarethane olma özelliklerini kötü eğitim verme yönünde kullanıyorlar dersin? İngilterede Amerikada bir çok özel üniversite var ve çoğu çok nitelikli eğitim veriyor&#8230; Bizdeki fark nedendir?&#8221;</strong></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Ali Tekin Çam: Dediğim gibi bu sorunun muhatabı ben değilim ama aklım erdiğince cevap vermeye çalışayım. Dediğinde çok haklısın. Bir ticarethanenin başarılı olabilmesi ve yaşayabilmesi için iyi mal üretmesi ve iyi hizmet sunması zorunludur. Hatta en iyi reklam da; iyi hizmet ve iyi malın kendisidir zaten. Batıda doğru çalışan ticari firmalarda bilgi ve deneyime değer verilir. Bu vasıftaki insanlara sorumluluk verilir ve başarılı olması istenir. Başarılı olamazsa, yerini başarılı olacak başka biri alır. Bizde ise pek çok alanda günü birlik yaşama ve günü kurtarma mantığı hakim. Bakıyoruz dersaneler, sınavlarda başarılı olmuş öğrencilere parayı bastırıp kendileri yetiştirmiş gibi gösteriyorlar. “Başka ülkelerde böyle bir sahtekarlığa müsaade ederler mi acaba” nın cevabı üzerine hepimizin kafa yorması gerekiyor. Ülkemizde ne yazık ki yerleşmiş böyle bir devşirme kültürü hüküm sürmekte&#8230; Biliyorsun 4 yılda bir yapılan olimpiyatlara kendi yetiştirdiğimiz sporcular yerine Afrikadan getirdiklerimizi koşturuyoruz. Bulgaristan’da yetişmiş Naim Süleymanoğlu’nun kazandığı madalyalara seviniyoruz.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Herkesin kendi işini iyi ve doğru yapmasından başka bir çözüm yok aslında. Devlet de bu konularda kolaylaştırıcı ve yol açıcı olmalı. Yani tasarımcıyla devlet birlikte ortak çözümler oluşturmak zorundalar. Yoksa iş ehline verilmediği sürece başta öğrenciler olmak üzere pek çok insanın, zamanına, parasına, emeğine, enerjisine yazık olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Faruk ÇAĞLA; Madem ki orta yaşı geçmiş fakat ustalık mertebesindeki seçkin grafik tasarımcılar haklı veya haksız çeşitli nedenlerle işsiz kalabiliyorlar; üniversitelerimiz veya eğitim kurumlarımız (kısaca devletimiz, YÖK&#8217;ümüz, Bakanlığımız, Belediyelerimiz vs.) bu ustalardan doçentlik ve prof.luk ünvanları beklemeden onları matematik sınavına sokmadan yararlanamaz mı? Böyle olursa dediğin eğitimin kalitesinde bir artış söz konusu olur mu, meslekte branşlaşmaya dönük eğitimin temelleri atılabilir mi?</strong></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Ali Tekin Çam: Yaşayarak öğrendiğimiz üzere, ülkemizdeki tasarımcı arkadaşlarımızın çoğu aynı kaderi paylaşıyor. Orta yaşı geçince tehlike çanları çalmaya başlıyor ve bir gün bir şekilde sistem onları öğütüp atıyor. Ve insanları en verimli çağında, en az hata yapma ihtimali olduğu en deneyimli döneminde bitiriyorlar.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Ülkemizin ekonomi alanındaki zemini ne yazık ki çok oynak. Neredeyse 5-10 yılda bir ekonomik krizlerle baş başa kalıyor. Bu kriz dönemlerinde de tasarımcılar ilk gözden çıkarılanlar oluyor. Tasarımcının şansı varsa başka bir yerde iş bulabiliyor. Yaşı biraz ortayı geçmişse bu şans daha bir azalıyor. Kriz çözüldüğünde ise bu tasarımcının aynı iş yerine geri dönme şansı yok ne yazık ki, yerine daha genç ve uygun fiyatlı biri mutlaka bulunuyor. Tabi bir sonraki krizde aynı şeylerin, bulunan yeni arkadaşın başına gelmesi de kuvvetle muhtemel. Kısır bir döngü bu ne yazık ki.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Senin söylediklerinin yapılması mümkün tabi ki ama o kadar çok işsiz meslektaşa çözüm olabilir mi pek emin değilim. Dediğim gibi bu konuyu ciddi olarak ele alıp, raporlayacak, mesleğin problemlerini tesbit edecek, gelişmiş ülkelerdeki sistemleri inceleyip uygun çözüm yollarını önerebilecek. Devleti ve konuyla ilgili kurumları doğru yönlendirebilecek kişi veya oluşumlara ihtiyaç vardır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Faruk ÇAĞLA; Son sorum, bu konuştuklarımızın ışığında top kimdedir acaba? Yani çözüm nerededir? Çözüm devlette midir, reklam ajanslarında mıdır? Meslek kuruluşlarında mıdır? Yoksa hiç bir yerde olmayıp çözüm; çaresizliğimiz midir? Aynı soruyu bir başka deyişle sorayım; orta yaşı geçmiş fakat ustalık mertebesindeki seçkin grafik tasarımcılar bir köşeye atılmış, işsiz güçsüz olarak oturacaklar veya sadece FREE-LANCE olarak çalışmaya mecbur mu edileceklerdir? Yoksa; onlara kapılarını açacak, onlardan faydalanmayı akıl edecek bir takım özel veya tüzel kurumlar var mıdır? Eğer varsalar, nerededirler? Bu konularla ilgilenen çözüm üretmeye çalışan meslek kuruluşlarımız var mıdır? Varsa çabaları yeterli midir? Yoksa dediğin gibi; Bu konunun çözümü sadece grafikle sınırlı olmayıp tek bir şeyin düzeltmeye boşuna uğraşmak yerine ülke bütününde ilkeler üzerine bir rönesans yaşanması mı gerekiyor?</strong></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Ali Tekin Çam: Bu sorunun cevaplarının bir kısmı verdiğim cevaplarda var aslında&#8230;</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Ülkemizdeki STK’ların yetki ve etkileri fazla değil. Halbuki olmalı. Gördüğüm iki türlü meslek kuruluşu mevcut:</p>
<p style="padding-left: 30px;">1.si suya sabuna pek dokunmayan belli rutini olanlar, belli formaliteleri yerine getirmek haricinde pek çözüm üretmeyen görüntüden ibaret yapıları olanlar.<br />
2.si ise kuruluşun lokomotifi olan, kuruluşu sırtlayıp götüren bir / birkaç kişinin olduğu kuruluşlar. Bu tip kururuluşlar; tabi ki daha aktif ve başarılı ama kuruluşu sırtlayan kişilerin bir şekilde (ölüm veya sıkılma, hastalık, başka ilgi alanlarına yönelme vs. gibi) devreden çıkmasıyla aktivasyonunun bir anda sıfırlanma riski olan bir yapıya sahiptirler.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Çözüme benim iki satırda cevap bulmam zor. Kelin ilacı misali sunacağım çözüm önerilerinin uygulamada başarılı olamama riski de yüksek üstelik. Bu yüzden konunun uzmanlarının bir araya gelip, kafa kafaya verip çözümler üretmeleri gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Bana göre; tabi ki genelde bir ronesas yaşanması gerekiyor. Bu gün bozuk ve aksak olarak gördüklerimizi düzeltmeye çabalamak daha büyük bir gayret ve enerjiyi gerektirir. Eski bir bina düşün, bunu sürekli tamir operasyonlarıyla ayakta tutmak mı daha ekonomiktir, yıkıp yeniden yapmak mı?</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Hani ben sana desem ki; hocam bu sistemin çivisi çıkık, çözüm bunları eleştirmek, düzeltmeye çalışmak değil alternatif üretmektir. Yani; hakikaten bu işin hakkını verecek kadrolarla alternatif eğitim kurumları oluşturmaktır. Lakin Ne sen de para var ne ben de.. Devlet destek olmuyor, Parası olan da idealist değil, en azından meslekten olmadığı için daha iyi para kazanacağı alanlarda değerlendirmek ister parasını haklı olarak.</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Bunun da çözümünde topun kimde olduğunu bilmiyorum açıkçası. Çünkü bu ülkede canının istediği herşeyi yapma şansın yok ne yazık ki. Çıktığın yolda yüksek ihtimalle çözümsüz kalman da mümkün. Ya çözüm için çok kişinin kafa yormasını sağlayacak bir yöntem keşfedeceksin veya “kimse çözüm mözüm istemiyor ki” diyerek kaderine razı olup yoluna devam edeceksin.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tgdd.org.tr/de/was-der-ehrenwerter-grafik-designer-ali-tek-cam-zu-dem-beruf-spricht/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cekmeköy Industrielle fragen TGDD Vorsitzenden Faruk CAGLA, der Vorsitzende äußerte sich dazu. (1)</title>
		<link>http://www.tgdd.org.tr/de/cekmekoy-industrielle-fragen-tgdd-vorsitzenden-faruk-cagla-der-vorsitzende-auserte-sich-dazu-1/</link>
		<comments>http://www.tgdd.org.tr/de/cekmekoy-industrielle-fragen-tgdd-vorsitzenden-faruk-cagla-der-vorsitzende-auserte-sich-dazu-1/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Dec 2014 20:50:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[TGDD]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Aktuelles]]></category>
		<category><![CDATA[Interviews]]></category>
		<category><![CDATA[Ceksiad]]></category>
		<category><![CDATA[Faruk Çağla]]></category>
		<category><![CDATA[Halis Görken]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tgdd.org.tr/de/?p=683</guid>
		<description><![CDATA[Reklamcı ve Grafik Tasarımcı Faruk Çağla ile SÖYLEŞİ Halis Görken Sayın Faruk Çağla, 42 yıllık grafik tasarımcılık yaşamınızı okurlarımıza kısaca özetleyebilir misiniz? 3 yaşımdan beri resim yapıyordum. Çıraklığını yapmadığın işin patronluğuna soyunma demişler. Hiç unutmam rahmetli babam beni 1972 yılında 15 yaşımdayken yaz tatilinde Yüksekkaldırımda [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Reklamcı ve Grafik Tasarımcı Faruk Çağla ile SÖYLEŞİ<br />
<span style="font-size: 14pt;">Halis Görken</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sayın Faruk Çağla, 42 yıllık grafik tasarımcılık yaşamınızı okurlarımıza kısaca özetleyebilir misiniz?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">3 yaşımdan beri resim yapıyordum. Çıraklığını yapmadığın işin patronluğuna soyunma demişler. Hiç unutmam rahmetli babam beni 1972 yılında 15 yaşımdayken yaz tatilinde Yüksekkaldırımda bir Tabela ustasının yanına çırak olarak &#8220;eti senin kemiği benim&#8221; diyerek vermişti. Daha sonra 1973 yılında 8 milyonuncu işçi olarak sigortalanarak profesyonel tabelacılığa başladım. İlk, orta ve lise tahsilim sırasında güzel resim yaptığım için hep sınıfın ressamı sayılıyordum. Bazen bütün sınıfın resim ödevlerini yapıyordum, durum anlaşılınca hocadan dayak yiyordum. Yine yıl 1973, Cumhuriyetimizin 50.yılı kutlanıyordu ve ben lisede okurken Liseler arası 50.yıl afiş yarışmasında ikinci oldum. Hem iyi resim yapıyor, hem de tabelecılıktan gelen harf ve yazı işlerinden iyi anlamam dolayısı ile 1975 yılında güzel sanatlar fakültesinin Grafik Bölümüne girdim. Akademik eğitim beni gittikçe ustalaştırıyor ve bana çok şey katıyordu. 1979 yılında Manisa Amblem yarışmasında üçüncü, 1980&#8217;de Kuşadası Amblem yarışmasında birinci oldum. 1980 yılında üniversiteyi bitirdikten sonra yıllarca yerli ve yabancı sermayeli reklam ajanslarında ve irili ufaklı matbaalarda grafik tasarımcı ve art direktör olarak çalıştım. Coca-Cola ve Arçelik dahil olmak üzere bir çok ünlü markaların reklamlarını yaptım. Çeşitli gazete ve dergilerde karikatürist çizer olarak görev yaptım. Karikatür dalında 1982 yılında Dünya dördüncüsü oldum ve Almanya&#8217;ya davet edildim. Orada Braunschweig&#8217;deki Sanat Yüksek okulunda çizgi film eğitimi aldım.1986&#8217;da yurda döndüm. Ajans ve matbaalarda grafikerlik ve reklamcılık faaliyetlerimi sürdürdüm. 1990-91 yıllında İstanbul METRO&#8217;sunun logosunu tasarladım. Bu gün hala aynı logo kullanılmaktadır. Yataş PUFFY CENTER&#8217;ın logosunu tasarladım. Pamuk şeklindeki Puffy yazısını ellerimle yazdım. O zaman bilgisayar daha gelişmemişti. 2008 yılında emekli oldum ve serbest çalışmaya başladım. 2008-2012 yılları arasında bazı fakültelerde Grafik Tasarım ve Reklamcılık dersleri vererek gençlere 40 yıllık meslek tecrübelerimi aktardım. Son iki yıldır da Türk Adliyesinde Grafik Tasarım ve Reklamcılık Uzmanı sıfatıyla Bilirkişilik görevi yapıyor ve çeşitli firmalar arasındaki logo, etiket veya reklam taklidi, çalıntısı yahut reklamveren ile reklamcı arasındaki uyuşmazlık gibi konularda 40 yıllık tecrübemle Adalete yardımcı olmaya çalışıyorum. Bu arada son 2 yıldır da Tüm Grafikerler Dayanışma Derneğinin kurucu başkanlığını yapıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sayın Çağla, mesleğinizi ayrıca toplumsal sorumluluk gerektiren alanlarda da toplumun hizmetine sunuyorsunuz. Bilirkişilik dediniz, adliyeye intikal eden reklamcılıkla ilgili uyuşmazlıklardan kısaca söz edebilir misiniz?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Türk Hukukunda TASARIM KÜLTÜRÜ ve KAVRAMI gelişmemiş, bunun gelişimine katkı sağlamaya çalışıyorum. Bundan 4 yıl kadar önce bir hijyenik temizlik ürününe ait ambalaj tasarımı üzerine çizdiğim resimler iki firma tarafından aynen kopyalandı ve ben o firmalardan &#8220;eser hırsızlığı&#8221; nedeniyle şikayetçi oldum. Savcı, çizgilerimin eser olup olmadığını bir bilirkişiye sordu ve bilirkişi de &#8220;eser değildir&#8221; dedi ve ben dava açma hakkımı kaybettim. Şimdi o çalıntı resimler kanunsuz bir biçimde halen kullanılmaktadır. Ben bunun üzerine bilirkişi olmaya ve bilirkişilik mesleğini hakkıyla yapmaya karar verdim. Şükürler olsun, dava dosyalarını incelediğim hakimler bunu başarıyla yaptığımı söylemekteler. Türk hukukunda özellikle reklam ve tasarım uyuşmazlıklarında genellikle üç adet bilirkişi tayin edilmekte ve bunların içinde kesinlikle bir tanesi hukukçu doçent veya profesör bir öğretim üyesi olmaktadır. Ama bunların hiç birisi tasarım eğitimi almadıkları ve sadece hukuk eğitimi aldıkları için, tasarım hukukunda uzmanlaşsalar dahi, bir grafik tasarımcı kadar işin içinde olmadıklarından genellikle çok hatalı yorum ve kanaatler belirtmektedirler. Örneğin Dünyanın kabul ettiği ve tanıdığı NİKON ve CANON markalarına sırf içinde ON hecesi olduğu için benzer ve taklit marka diyebilmekte, VESTEL ve KUMTEL ile SİMTEL markalarına da içinde TEL hecesi olması nedeniyle markanın logosunun yazı karakterine, rengine ve şekilsel özelliklerine bakmadan yine benzerlik iddiasında bulunabilmektedirler. Yargı mensuplarının bütün işleri dosya okumak ve uyuşmazlıkları sesli olarak dinlemek olduğu için; logoları veya markaları da fonetik olarak yani sescil olarak değerlendirmektedirler. Mesela; Erhan Alışık ile Ayhan Işık arasında sescil kelime benzerliği varsa bu markalardaki iki ayrı adamın resminin olmasını bazen dikkate almamakta, tüketiciyi sadece işiten fakat görmeyen varlıklar olarak değerlendirme yanlışına düşmektedirler. Mahkemelerde hukukçu olarak hakim bulunmakta iken, reklam veya tasarım konularında bu konunun uzmanı bilirkişiler yeterli olabilecek iken, hakimin işi kolaylaşsın diye bir veya bazen iki tane de hukukçunun bilirkişi heyetine eklenmesi hem tasarımcı bilirkişilerin işini zorlaştırmakta, hem de fazladan bilirkişi ücreti ödenmesine ve bu suretle israfa yol açmakta ayrıca davaların uzamasına adaletin gecikmesine bu yönden de zaman israfına yol açmaktadır. Bunun en temel sebebi insanımızda henüz GÖZ KÜLTÜRÜNÜN gelişmemiş olması, SÖZ KÜLTÜRÜNÜN gelişmiş olmasıdır. Bu nedenle insanımız, sokaktaki vatandaşımızdan tutun da sanayicimiz ya da yargı mensuplarımıza, akademisyenlerimize kadar toplumumuzda YANLIŞ BİR REKLAMCILIK ALGISI yahut yanlış bir TASARIM KÜLTÜRÜ vardır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sayın Çağla, reklamcılığı ve tasarımcılığı toplumsal boyutlarda da irdeliyor ve eleştirel bir yaklaşım sergiliyorsunuz. Konuyu biraz daha açarsak; insanımızın reklamcılığa yahut genel olarak tasarımcılığa özel olarak grafik tasarımcılığa bakışı veya yaklaşımı nasıldır?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bu konu bir konferans veya akademik tez konusudur. Sadece toplum değil, reklamcılarımızın çoğu da reklamcılık konusunda sınıfta kalacak kadar yetersizdir. Kısaca açıklamaya çalışayım. Cadde ve sokaklarda duvarlarda yer alan yatay afişlere bill-board denildiğini biliyoruz. Bunlar saatte 50 km hızla giden araçların içindeki insanlar okusun ve reklamdaki mesajı algılasın diye yapılmışlardır. Bunlar gazete reklamı değildir, broşür hiç değildir. O halde bunların üzerindeki bir sürü yazının, adresin, telefonun, açıklayıcı metinlerin orada ne işi vardır? Bu reklamlar duvarda sabit duracak, okuyucu ise hareketli olacak diye tasarlanmalıdır. Bunu bilmeyen reklam ajansları vardır. Ya da müşterilerden iş alabilmek için müşterilerin onu da koy, şunu da koy diye reklamcılık ilmine uymayan olmayacak isteklerini para kazanmak uğruna yapabilen reklamcılar, hasta &#8220;kulağımı kes göbeğime dik&#8221; derse hasta istiyor diye bunu yapan doktorlara benzemektedir. Böyle olunca bu tıbbi operasyondan da bir hayır gelmemekte, göbeğe dikili kulak duymamaktadır. Billboard örneğinde ise, böyle bohça gibi doldurulmuş bir billboard reklamcıya para kazandırmakta fakat reklam verene bu reklamdan umulan faydayı sağlamamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Çok ilginç bir noktaya geldiniz, demek ki doktorun tedavisinden umulan fayda tıp kurallarının doğru uygulanmasıyla, reklamdan da umulan fayda da reklamcılık kurallarının doğru uygulanmasıyla mümkün olabiliyor. </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Aynen öyle. Zaten atalarımız &#8220;emaneti ehline veriniz&#8221; demiş. Ama günümüzde kimin ne kadar ehil olduğu anlaşılmıyor ve bunu belli edecek kriterler yok. İnsanımız işini teslim edeceği kişinin ehil olup olmadığını iş bitiminde umulan faydayı elde edip edemediğinde anlıyor. Özellikle bu durum bir gömlek veya bir otomobil alırken hemen belli oluyor. Buna hukukta kusuru açıkça belli olan mallar deniyor. Fakat bir avukatın veya doktorun kusurlu hizmeti hemen anlaşılmıyor. Bir reklamcının hizmeti de böyledir. Bilirkişilik sürecimde incelediğim dosyalarda bazı iş adamlarının reklamcılara yüzlerce milyar ödediği halde reklamdan umulan faydayı elde edemeyip mahkeme açtığına şahit oldum. Bunların bazısında reklamcıların reklam veren tarafından tamamen özgür bırakıldığı halde yanlış ve etkisiz reklamlar yaptıklarını, bazılarında ise reklamcının isabetli ve etkili olabilecek reklamlarını reklam verenin gereksiz müdahaleleriyle bozup reklamı amacından saptırıp başarısız hale getirip sonra bu başarısızlıktan reklamcıyı sorumlu tuttuğunu gördüm. O nedenle reklamcılar arasında şu meşhur söz vardır; &#8220;kaliteli reklam; ancak kaliteli reklam verene yapılır.&#8221; Buradaki &#8220;kaliteli müşteri&#8221; sözünden &#8220;iyi para veren müşteri&#8221; anlamı çıkarılmasın, reklamcı ile &#8220;iyi diyalog kuran&#8221; müşteri anlamındadır. Mesela; doktoruyla iyi diyalog kuramayan hastanın tedavi olma şansı düşüktür, böyle anlamak lazım.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Doktorluk ve tıp insan sağlığı ile ilgili, yanlış yapılırsa ucunda ölüm var, reklamcılık öyle mi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Her meslekte yapılan yanlışlar sonucunda büyük riskler vardır. Yarım doktor adamı canından, yarım hoca dininden eder diye bir atasözümüz vardır. Yarım reklamcı da iş adamını işinden eder, parasından eder, kârından eder. Hatta yol tabelasını yanlış yere koyarsanız sürücüleri canından edersiniz. Çok dikkat çekici bir reklamı çok tehlikeli bir kavşağa koyarsanız sürücüler reklama bakarken kaza yapabilir. İşte bu yüzden emaneti ehline veriniz sözü bir kez daha anlam kazanıyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Türkiye&#8217;de Reklamcılık ehil ellerde mi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Size çok ilginç gelecek ama, Türkiye&#8217;nin tıbbı veya mühendisliği Reklamcılılığından çok daha ileri düzeydedir ve ne yazık ki Türkiye&#8217;de Reklamcılık ehil ellerde değildir. Dünya çapında Türk Doktorları vardır ama Dünya çapında Türk reklamcılarının olduğunu söylemek benim için çok zordur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Neden?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kültür; bütün meslek erbaplarına ilave avantajlar sağlar ama; bir doktor veya mühendis çok kültürlü olmak zorunda değildir. Sosyoloji bilmesi, ekonomi bilmesi, isabetli bir Dünya görüşü olması, çok geniş bir genel kültürünün olması, her şeyden anlaması gerekmez. Sadece işini iyi bilmesi yeterli olabilir. İyi doktor olup hastasını iyileştirsin ama ona fıkra anlatmasa da olur. İyi mühendis olup sağlam binalar yapsın ama iyi bir ekonomist olmasa da olur. Ama bir reklamcının işini iyi bilmesi ancak çok geniş bir genel kültüre sahip olmasıyla mümkündür. Türkiye&#8217;de doktorlar mikroplarla uğraşırlar ve mikrobiyolojiyi bilmek zorundadırlar. Mühendisler çok iyi matematik ve fizik bilmek zorundadırlar. Reklamcılar ise göze dayanan ve söze dayanan iletişimle uğraşmaktadırlar fakat çoğu göze dayanan yani görsel iletişimi ne yazık ki gereği gibi bilmemektedirler. Bunu bill-board bahsinde anlattım. Şimdi izninizle Televizyon filmlerinden örnek vererek anlatmak istiyorum.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Buyrun lütfen.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Televizyon; audio-visual yani hem işitsel hem de görsel mesajları aynı anda veren bir iletişim aracıdır. Tıpkı sinema gibi. Gazete ve dergi; sadece visual yani görseldir, radyo ise audio yani işitsel bir medya aracıdır. Türkiye&#8217;de üretilen televizyon reklamlarının büyük bir çoğunluğu sanki radyo reklamı gibi müzikli, şarkılı, cümbüşlü, patırtılı ve tiyatro sahnesindeki piyes gibi bol konuşmalı, bol diyaloglu reklamlardır. Hiç konuşma olmadan görsellik ağırlıklı ve sembolik anlatıma dayanan ince zeka ürünü olup izleyene bravo dedirtecek reklamlar çok seyrek üretilir Türk reklamcıları tarafından. Dikkat ederseniz burada da yine GÖZ kültürünün olmayışı ve SÖZ kültürünün oluşu meselesi karşımıza çıkıyor. Tıpkı yargı mensuplarımızın logonun şekline bakmadan Vestel ile Kumtel&#8217;i taklit marka gibi değerlendirme yanlışına düşmeleri gibi… Bu yanlış toplumumuzun içine işlemiştir, reklamcılarımız da bu toplum için reklam üretmektedirler veya bu toplumun bir parçası olarak onlar da özellikle televizyonlar için hem görsel hem işitsel reklam yapmaları gerekirken sadece işitsel reklam yapmak gibi bir yanlışa düşmektedirler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Somut bir örnek verebilir misiniz?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Karşı tarafa cevap hakkı doğurmamak için olumsuz örnek değil, olumlu bir örnek vereyim. Olumsuz örnekler çoktur da, olumlu örnekler azdır ne yazık ki… Siz banyodayken salondaki televizyonda reklam filmleri oynadığını ve sizin bunu görmediğinizi fakat banyodan işittiğinizi varsayalım. Yani en baştaki hukukçu örneğinde tüketicilerin görmediği sadece işittiği var sayılıyorsa, aynen öyle var sayalım. Televizyondan bir takım gürültüler, toprak kayması sesleri duyuyorsunuz fakat ne olduğunu anlayamıyorsunuz. Sonunda &#8220;kontrolsüz güç, güç değildir!&#8221; diye kalın ve tok bir ses ile &#8220;Pirelli&#8221; ifadesini duyuyorsunuz. Bunun bir lastik firmasının reklamı olduğunu anlıyorsunuz ama filmi göremediğiniz için ne olup bittiğini kestiremiyorsunuz. Daha sonra aynı filmi görerek seyrettiğinizde, bu kez dağın tepesinden bir çok oto lastiğinin gürültülerle ve toprak kaymalarıyla, taşlarla birlikte dönerek yuvarlandığını ve içlerinden birinin aniden durduğunu, o anda &#8220;kontrolsüz güç, güç değildir!&#8221; ve &#8220;Pirelli&#8221; ifadelerini duyduğunuzda reklamın mükemmel mesajını ancak hem görsel hem işitsel olarak alabiliyorsunuz. Aynı şekilde yine görmeyip sadece işittiğiniz bir reklamdan daha bahsedeyim. Bir dönen matkap sesi duyuyorsunuz ve aniden &#8220;trak&#8221; sesiyle duruyor. Daha sonra &#8220;Volkswagen Das Auto&#8221; diye bir ses duyuyorsunuz. Bunun bir otomobil firması reklamı olduğunu anlıyorsunuz ama filmi seyredinceye kadar görsel hakkında bir fikriniz olmuyor. Filmi seyrettiğiniz anda bir işçinin elindeki matkapla bir otomobilin kaportasını delmeye çalışırken görüyorsunuz ve kaportanın sağlamlığından matkap ucu kırılıyor ve spiker &#8220;Das Auto&#8221; diyerek, &#8220;işte otomobil&#8221; anlamında bir mesaj veriyor. Buradaki mesaj aslında; &#8220;işte sağlam otomobil&#8221; ifadesidir. Reklamcı, zihinlere; sağlamlık kavramını sağlam kelimesi ile değil, görsel ve sembolik anlatımlarla ve daha kalıcı olarak unutulmaz bir sanatsal üslupla yerleştiriyor. Lastik reklamında ise &#8220;bütün lastiklerle hız yaparsınız ama her lastikle istediğiniz zaman duramazsınız&#8221; mesajı çok zekice ve akılda iz bırakıcı bir biçimde verilmiştir. Yani nasıl lastik yolda iz bırakıyorsa, o reklam da zihinlerde iz bırakmıştır. Kısaca; iyi reklam zihinlerde kalıcı iz bırakan reklamdır. Bu nedenle Türkiye&#8217;de iyi doktor, iyi mühendis çoktur ama iyi reklamcı çok azdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bu yüzden mi firmanızın adını &#8220;iyi reklamcı&#8221; koydunuz?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Evet, bir çok reklamcı bana kızıyor, &#8220;sen iyi reklamcısın da biz kötü reklamcı mıyız?&#8221; diyorlar. Ben de onlara; siz de &#8220;çok iyi reklamcı&#8221;, &#8220;daha iyi reklamcı&#8221; diye isim koyun, sizi tutan mı var? diyorum, ya da &#8220;hodri meydan hangimizin reklamları daha iyi bunu her ortamda karşılaştırmaya hazırım&#8221; diyorum. Onlar bütçelerinin ve cirolarının fazla olmasını iyi reklamcı olduklarının kanıtı gibi sunuyorlar. Oysa ticari başarı her zaman mesleki başarı anlamına gelmez. İstanbul&#8217;da varoş bir semtte yıllarca sağlık ocağı hekimliği yapıp emekli olmuş 65 yaşındaki bir doktor, 8 yıldır çektiğim ve bir türlü anlaşılamayan, İstanbul&#8217;un en lüks üç hastanesine yıllarca gidip geldiğim onca para ve zaman harcadığım hastalığımı telefonda dinledikten hemen sonra daha beni görmeden teşhis etti. Kendisiyle daha sonra yüz yüze görüştüğümde hekimlik hayatında 170 bin hastaya baktığını ve her birine ait ayrı fişler tuttuğunu ve kendisi tıp profesörü olmadığı halde bir profesörden daha çok hasta baktığını ve daha çok kitap okuduğunu, halen de okumakta olduğunu öğrendim. İşte bu hekim, iyi hekimdir. Ticari olarak başarılı değildir, hanları yatları yoktur, çok zengin değildir ama çocuklarını Fransa&#8217;da okutabilmiş, Ataköy&#8217;de bir daire ve sayfiye&#8217;de bir yazlık sahibi olabilmiş fakat insani ve mesleki olarak bence çok başarılıdır. Hayırla yad edilmektedir. Türkiye&#8217;nin sorunu enformasyon sorunudur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Enformasyon derken?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bakın Türkiye&#8217;ye gelen turistler için Tourism information (Turizm danışma) büroları kurulmuştur. Bunlar Turist Bilgilenme/Bilgilendirme bürolarıdır. Fakat toplum sağlıklı bilgilendirilmemektedir. Kim iyi hekim kim vasat hekim bu bilgilere kolayca ulaşılamamaktadır. Ben bu doktoru yolda gördüğüm ve hiç tanımadığım biri sayesinde tanıdım. Çapa hastanesinde gecenin bir vakti acile kıvranarak giderken, sarhoş birisi gece ikide &#8220;abi bu numarayı ara, bu doktor seni tedavi edecek&#8221; dedi ve öylece temas kurdum. Bu doktorun bir web sitesi yok, çünkü doktorlara reklam yasağı var… Kısaca çeşitli metotlarla toplumun bilgi edinmesini önleyen bir sistemimiz var. Mesela apartmandaki posta kutumuza mahallede yeni açılan bir kebapçının reklamını bırakması yasal olarak suç değil ve mahremiyete tecavüz sayılmıyor. Fakat internetten mail adresimizin posta kutusuna tanımadığımız bir firma reklamını yollasa buna SPAM (istenmeyen posta) diyerek mahremiyete tecavüz suçundan dava açmaya kalkanlar bile var. Henüz doğru düzgün işleyen bir Elektronik haberleşme kanunumuz yok. Hukukçularımızın bu konudaki ilgisi ve bilgisi yetersiz. Marka tescili ve Endüstriyel Tasarım tescili konusunda henüz bir kanunumuz yok, kanun yerine geçen kararnameler ile bu tescil işleri ve uyuşmazlıkları çözülmeye kalkılıyor. Türk Patent Enstitüsü, önüne gelen her markayı araştırmadan tescil ediyor, araştırmayı o markanın rakip şirketleri üzerine bırakıyor. Sonra bir çok tasarım tescil iptali davası açılıyor. Türkiye&#8217;de firmalar bazında tescilsiz MARKA BİLGİ BANKASI yok. Ürününe bir marka koyacak olan bir iş adamı ancak tescilli markaları görebiliyor, tescilsizlerin bilgisine ulaşamıyor. Reklamcıların böyle bir çalışması yok. Bir iş adamı ürününe bir marka koyuyor ve tescil ettiriyor. Bir yıl sonra aynı isimde aynı üretim dalında bir başka firma çıkıyor, bu markayı on yıl önceden beri fakat tescilsiz olarak kullandığını ispat ediyor ve tescilin iptalini istiyor. Bütün bunlar, bilgiye ulaşılmayınca oluyor. Ailesi sorunlu çocuklar için yatılı ilk okullar var ama nerede olduğunu kimse bilmiyor sadece valiler biliyor. Reklamcılığa dönersem; iyi yemek nerede yenir, iyi tatil nerede yapılır, bunlar iş adamlarımız ve sanayicilerimiz tarafından bilinmektedir, ama iyi reklamcıların nerede olduğu konusundaki bilgilere kolayca ulaşılamıyor. Toplumda, iş adamlarımızda &#8220;İyi reklam çok pahalıdır, iyi reklamı yalnızca lüks reklamcılar&#8221; yapar gibi bir anlayış vardır. Tıpkı iyi otomobil sadece Mercedes&#8217;tir gibi. Oysa Mercedes&#8217;e verilen paranın dörtte üçüne bir çok otomobil markasının üst segmentinde ve Mercedes kalitesindeki modelini satın almak mümkündür. Ama Mercedes prestij ve marka bağımlılığı yaratmıştır. Türkiye&#8217;deki Reklam ajansları içinde de Dünya çapında marka olmuş çok uluslu reklam ajanslarının Türkiye&#8217;deki ortakları bulunduğu gibi, entelektüel birikimi ve buluş gücü olarak onlardan hiç aşağı kalmayan yerli fakat orta boy ajansların varlığının yanı sıra varoş doktoru misali küçük bütçeli işleri büyük bütçeli işler kalitesinde yapan mütevazi fakat iyi reklamcılar da vardır. Ben bunların içerisindeyim ve derneğinizin üyesi Lider şirketler grubunun beş yıldır reklam faaliyetlerini yürütüyorum. Bizim için para değil, insan önemlidir. Nasıl ki bir hekim trende, uçakta, yolda tıbbi yardıma muhtaç bir hasta görünce onun bütçesi ile değil, sağlığı ile ilgileniyorsa, biz de reklam verenin önce bütçesi ile değil, önce hangi tür reklam tedavilerine ihtiyacı olduğuna bakar ve çeşitli bütçelere sahip çeşitli reklam tedavileri reçeteleri teklif ederiz.</p>
<p style="text-align: justify;">(Söyleşinin devamı 10. sayıda)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tgdd.org.tr/de/cekmekoy-industrielle-fragen-tgdd-vorsitzenden-faruk-cagla-der-vorsitzende-auserte-sich-dazu-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cekmeköy Industrielle fragen TGDD Vorsitzenden Faruk CAGLA, der Vorsitzende äußerte sich dazu. (2)</title>
		<link>http://www.tgdd.org.tr/de/cekmekoy-industrielle-fragen-tgdd-vorsitzenden-faruk-cagla-der-vorsitzende-auserte-sich-dazu-2/</link>
		<comments>http://www.tgdd.org.tr/de/cekmekoy-industrielle-fragen-tgdd-vorsitzenden-faruk-cagla-der-vorsitzende-auserte-sich-dazu-2/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Dec 2014 20:00:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[TGDD]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Aktuelles]]></category>
		<category><![CDATA[Interviews]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tgdd.org.tr/de/?p=688</guid>
		<description><![CDATA[Reklamcı ve Grafik Tasarımcı Faruk Çağla ile SÖYLEŞİ Halis Görken Sayın Faruk Çağla, söyleşimizin ilk bölümünde Reklamcıların Reklamverenlerin önce bütçesi ile ilgilendiklerini oysa sizin böyle yapmadığınızı söylüyordunuz. Bunu biraz açar mısınız? Evet Reklamcılar, potansiyel müşterilerinin önce reklam bütçeleri ile ilgilenirler. Bu; yanlıştır. Önce müşterilerinin nasıl [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Reklamcı ve Grafik Tasarımcı Faruk Çağla ile SÖYLEŞİ<br />
<span style="font-size: 14pt;">Halis Görken</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sayın Faruk Çağla, söyleşimizin ilk bölümünde Reklamcıların Reklamverenlerin önce bütçesi ile ilgilendiklerini oysa sizin böyle yapmadığınızı söylüyordunuz. Bunu biraz açar mısınız?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Evet Reklamcılar, potansiyel müşterilerinin önce reklam bütçeleri ile ilgilenirler. Bu; yanlıştır. Önce müşterilerinin nasıl bir reklama ihtiyaçları olduğunu öğrenmeleri, daha sonra bütçe konusuna geçmeleri lazımdır. Nasıl ki bir doktor hastasına &#8220;tedavi için geldin ama önce kaç paran var?&#8221; demiyorsa, hastanın derdini dinliyorsa, şikayetlerini anlıyorsa, reklamcının da böyle yapması gerekir. Önce müşterinin ne tür reklama ihtiyacı olduğu belirlenmeli, yani reklam tedavisinin ne olduğu tespit edilmeli, daha sonra bu tedavinin alternatif planları ve bütçelendirmesi yapılmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Türkiye&#8217;de Reklam Hizmetleri pahalı ve ulaşılmaz gibi bir yaygın görüş var. Sanki herkes reklamcıyla çalışmaya çekiniyor gibi bir durum var, ne dersiniz?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Doğrudur. Türkiye&#8217;de kaliteli ve iyi reklam, isabetli reklam, reklamverene kâr ve prestij sağlayan reklam çok pahalıdır, gibi bir imaj çizilmiş. Gerçekten de eğer reklamı; Televizyonda ve gazetelerde reklam yayınlatmak diye ele alırsak buna reklam kampanyası denilmekte ve işin içine MEDYA YAYIN ÜCRETLERİ girmektedir. Burada fark edilmesi gereken nokta; Reklamın tasarlanmasının veya üretilmesinin PAHALI olmadığı, pahalı olanın MEDYA ve YAYIN ücretleri olduğu noktasıdır. Örnek olarak, 100 bin liraya mal olan bir reklam filmini 10 adet televizyonda yayınlatmaya kalktığınızda milyarlarca hatta trilyonlarca yayın bedeli ödemek zorunda kalıyorsunuz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Reklam ajansları MEDYA yayınından komisyon almıyor mu?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Alıyor ama yüzde 5, yüzde 6 gibi küçük rakamlar alıyor. Reklam ajansı sadece yaratım, tasarım ve prodüksiyondan para kazanmıyor, reklamların yayınlanmasını organize ettiği için medya planı ve medya stratejisi oluşturduğu için, medya yayın bütçesi üzerinden AHP (Ajans Hizmet Payı) denilen bir komisyon alıyor. Tıpkı emlak komisyoncuları gibi.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ucuz ve etkili reklam vermenin çaresi yok mu?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Elbette var… Mercedes&#8217;ten daha ucuz fakat aynı kalitede otomobiller olduğu gibi, yabancı ortaklı çok büyük reklam ajanslarının çok büyük ücretler karşılığında tasarladığı ve ürettiği kalitede hatta onlardan daha üstün kalitede reklamlar yapabilecek reklamcılar var… Fakat bütün mesele o reklamcıları bulabilmek… Türkiye&#8217;de ucuz fakat kaliteli hizmete ulaşmakta sıkıntı var, çünkü iletişim ve haberleşme ağları iyi çalışmıyor veya iyi kullanılmıyor. O nedenle her işin başı enformasyon diyorum. Örneğin internet teknolojimiz ya geri ya da ileri olanı çok pahalı… O yüzden Avrupa veya Amerika&#8217;da 10 dakikada indirilen bir film Türkiye genelinde iki saatte indiriliyor. Böylece bilgiye ulaşmak sıkıntılı ve zahmetli oluyor. Dünyanın en pahalı benzinini kullandığınız için İstanbul içinde dost ve arkadaş ziyaretlerine gidemez oluyorsunuz. Londra&#8217;ya uçtuğunuz fiyata Kars&#8217;a uçuyorsunuz. Böylece Kars ili ile iletişim, ticaret ve sosyal bağlar zayıflıyor. Türkiye&#8217;deki kendi öz şehriniz size yabacı bir ülkenin şehri gibi geliyor. Böyle olunca ulaşamadığınız, iletişim kuramadığınız vatandaşınız da yabancı ülke vatandaşı gibi oluyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bunun reklamcılığa yansıması nasıl oluyor?</strong></p>
<p>İletişim ve haberleşme hizmetleri pahalı olunca reklamcılık da ister istemez pahalı oluyor ve reklam hizmetleri tüccarın, iş adamının geneline yayılamıyor. Nasıl ki eskiden herkesin evinde telefon yoktu, buzdolabı yoktu, kapısında otomobil yoktu… Ancak çok zenginlerde vardı… Şimdi reklam vermek ve reklamcıyla çalışmak da aynı böyledir. Reklamcıyla ancak büyük iş adamları çalışabiliyor ve KOBİ dediğimiz küçük ve orta boy sanayici Reklam ve Medya fiyatlarının yüksek olması nedeniyle reklamcıyla çalışamıyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Az önce Reklamın Tasarım ve Üretimi pahalı değil, demiştiniz. Medya pahalı ise, Medyaya Reklam vermeden sadece tasarım ve üretim bakımından Reklam faaliyetlerinde bulunulursa yine reklam vermek pahalıya mı gelecek?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Çok güzel bir soru. Çok uluslu reklam şirketleri, Türkiye içerisindeki reklam tasarımı ve üretimini de Avrupa ve Amerika fiyatlarıyla yaptıkları için bu büyük reklamcıların reklam üretimleri de haliyle Türkiye&#8217;deki KOBİ&#8217;lere pahalı geliyor. Çünkü KOBİ&#8217;lerimiz burada, yabancı şirketlerin elde ettikleri kârları elde etmiyorlar. Arçelik gibi, Vestel gibi, Akbank gibi, İşbankası gibi büyük milli kuruluşlarımız ise gerçekten çok büyük bütçelerle çok büyük reklam ajanslarına işler veriyorlar. Onların reklamları ne kadar başarılıdır, bu da tartışılır ama şimdilik konu dışı bırakalım. Demek ki çok büyük işletmeler çok büyük reklamcılara çok büyük fiyatlarla reklam yaptırıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Daha küçük firmalar kimlere reklam yaptırıyorlar ve fiyatlar nasıl ?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bu daha küçük firmalara genel olarak KOBİ dersek, bunlar kaliteli ve doğru reklama ulaşmakta zorluk çekiyorlar diyebiliriz. Çünkü, küçük ölçekli reklam ajanslarında genellikle kaliteli, doğru ve isabetli reklam yapılmıyor. Küçük ölçekli reklamcılar, müşterilerinin ihtiyacı olan reklamı müşterilerine önermiyorlar. Yani olması gereken doğru tedavi yöntemlerini gösterip o konuda müşterilerini ikna edecekleri yerde, para kazanmak uğruna müşterinin olmayacak isteklerini yerine getirmek suretiyle müşterinin hoşuna giden ama işe yaramaz reklamlar yaparak müşterinin parasını çöpe atıyorlar. Bunları tıptaki ağrıyı geçici olarak kesen ama tedavi etmeyen reçetelere benzetebiliriz. Tedavi edici reklam, reklamverene ya para kazandırmalı ya prestij kazandırmalıdır. Zaten prestij de zamanla para kazandırır. O halde reklam; reklamverene kesinlikle KAZANDIRMALIDIR. Genelde yaygın bir yanlış vardır; bir çok KOBİ patronu, &#8220;henüz reklam verecek kadar para kazanmadık. Hele biraz para kazanalım, sonra reklama para harcarız&#8221;, demektedirler. Bu yanlıştır. Para kazanmak istiyorsanız reklama yatırım yapacaksınız, çünkü reklam yapmak, aslında YATIRIM yapmaktır. Önce para kazanalım sonra reklam yapalım zihniyeti, reklama ayrılan bütçeyi gereksiz harcama olarak görmektir. Önce para kazanalım, sonra tatile çıkalım deseler bu uygundur, çünkü tatil bir zevk meselesidir, ama reklam zevk meselesi değildir ve tıpkı işletme sermayesi gibi reklama sermaye ayırmak gerekir. Eğer önce para kazanıp sonra reklam yapmak isterseniz, reklamı keyfî bir olay gibi, olmasa da olur, ama olursa da zevkli olur gibi değerlendirmiş olur ve gereken önemi vermemiş olursunuz. Böyle düşünen iş adamları, reklamcının dediklerini yapmayan aksine reklamcıya dediğini yaptırmak isteyen kişilerdir ve onların yaptırdığı reklamlardan isabetli sonuçlar çıkmamaktadır. Böyle kişiler; doktora muayene olmadan ameliyat olmak isteyen hastalara benzerler. Doktora ne şikayetleri olduğunu söylemeden kendi hastalıklarını kendileri teşhis ederek bana by-pass yap, bana böbrek nakli yap der gibi bana broşür yap, broşürü de şöyle yap, şu renkte yap, şu büyüklükte yap derler. Kısaca doktor gibi tıp bilgisine, reklamcı gibi reklamcılık bilgisine sahip olduklarını düşünerek doktoru yönetmeye, reklamcıyı yönetmeye kalkarlar…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Reklamcıyı yöneten reklamveren portresi çizmiş oldunuz. Böyle reklamverenler çok mudur?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Çoktur, hem de hayli çoktur. İşte bu gruptaki KOBİ sahipleri küçük ve orta boy reklamcılara küçük paralar karşılığında kendi kafalarındaki reklamları yaptırmak isterler ve reklamcıları kendi hizmetkarları gibi görürler. Onlar için reklamcı, kendilerinin düşündüklerini hayata geçirecek birer uygulayıcıdır ve reklamcının yaratıcılığı, hayal gücü ve fikirlerinin hiçbir önemi yoktur. Önemi olan reklamverenin fikirleridir. Reklamcı; reklamverenin fikirlerini uygulamalıdır. Reklamveren para verir ve fikirlerini uygulattırır. Böyle düşünen bir çok kobi sahibi vardır ve bu kobi sahiplerinin her dediğini eksiksiz uygulayan sonuç olarak isabetsiz, etkisiz ve reklamverene kazandırmayan reklam üreten sadece reklamcının bir miktar para kazandığı ucuz reklamlar hayatımızın her alanını doldurmaktadır. Bu tip reklamcılar, reklamcılığın yüz karasıdır. Bir avukat müvekkilinin yazdıklarının aynısını hakim karşısında okuyorsa o avukat, gerçekten avukat sayılır mı? Bir doktor, hastasının yazdıklarını hastası üzerinde aynen uyguluyorsa o doktor mudur? Bir mimar; ev siparişi veren bir müşterisinin çizdiklerini aynen uygulayıp bir bina yapıyorsa o mimar mıdır? Kısaca; bir reklamcının müşterisi için çözüm üretmesi ve ona çözüme yönelik alternatif reklam stratejileri sunması gerekir. Eğer şu kadar parası varsa şöyle reklam olur, bu kadar parası varsa böyle reklam olur diye seçenekler sunması gerekir. Kısaca; iyi reklamcı önce iyi teşhis koyabilmeli, sonra da çeşitli tedavi yöntemleri geliştirebilmeli, çeşitli tedavi seçenekleri sunabilmelidir. Sonuçta karar verilen bütçeye ve reklam stratejisine göre yapılan reklam neticesinde önceden hesaplanan başarı da yakalanmış olmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Tekrar reklam fiyatlarına dönersek, bu açıkladığınız tarzda hesaplanmış ve başarıyı yakalayan reklamlar, reklamverene pahalıya mal olur mu?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye&#8217;de iyi reklam büyük reklam ajansları tarafından yapılırsa gerçekten çok ulaşılmaz büyük paralara fatura edilmektedir. Bunun böyle olduğunu gören KOBİler de ucuz reklam yaptırmak istemekte bu kez gerçekten &#8220;ucuz reklamcılara&#8221; baş vurmakta bu kez ya bu reklamcıların elinde oyuncak olmakta ya da bu reklamcıların bir şey bilmediklerini fark ettiklerinde yukarıda söylediğim gibi bu reklamcılara kendi fikirlerini uygulattırmakta ve reklamcıyı yaratıcı ve fikir üreticisi olarak değil basit bir uygulayıcı olarak kullanmakta ve elbette çok büyük olmayan paralara hatta &#8220;ucuz&#8221; sayılan paralara hizmet almaktadırlar. Elbette elde ettikleri reklam da &#8220;ucuz&#8221; olmakta, bir işe yaramamakta, sadece ucuz reklamcıya yaşama şansı verecek kadar para kazandırmaktadır. Reklamverene ise prestij veya kâr kazandırmamakta, reklam vermekle vermemek arasında bir fark yaratmamaktadır. Zaten böyle olduğu için, reklamdan umulan fayda hasıl olmadığı için, ya da reklamdan fayda umulmadığı için; KOBİ sahipleri &#8220;önce para kazanalım, sonra reklam verelim&#8221; demektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Pahalı ve iyi reklam ile ucuz ve kötü reklam arasında hesaplı ve iyi reklam yok mudur?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Vardır. İyi reklam, iyi reklamcı tarafından yapılır, ancak; iyi reklamverene yapılır. Her reklamverene yapılmaz. Kötü reklamveren, iyi reklamcının iyi reklamını da bozabilir. Reklamveren kendi para verdiği iyi reklamı kendi olmayacak istekleri nedeniyle bozabilir. Bir başka deyişle; kaliteli reklam, kaliteli reklamverene yapılır. Nasıl ki; iyi olmak isteyen bir hastanın doktoruna güvenmesi ve doktorunun dediklerini yapması gerekiyorsa, reklamverenin de reklamcının işine karışmaması gerekmektedir. Ama reklamcı da gerçekten reklamcıysa… Birçok KOBİ sahibi; kötü reklamcıların kötü reklamlarına mecburen ve haklı olarak karışmaktadır. Ama reklamcı iyi reklamcıysa, reklamveren de reklamcıya saygılıysa ve güveniyorsa makul fiyatlarla iyi reklam elde etmek mümkündür.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İyi reklamcıyı nasıl anlayacağız?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Elmasın iyisini, altının kaç ayar olduğunu kuyumcular bilir. Adamın iyisini insan sarrafı bilir… Reklamcının iyisi, yaptığı işlerden anlaşılır. Reklamcının yaptığı işleri de anlayacak, tartacak, ölçecek bir kafanın, bir zekânın ve kültürün olması gerekir. O nedenle iyi reklamcıdan iyi reklamveren anlar… Reklamcı diye matbaacıya giden, matbaadaki grafiker gencin yanına oturup ona şöyle yap böyle renk ver, şöyle büyüt, böyle küçült diye talimatlar veren, kendisini sanat yönetmeni gibi gören reklamverenler asla iyi reklamcıları tanıyamaz, tanısa bile değerini anlayamaz, iyi reklamcılarla çalışamaz. Bunlar ya kendilerini doktordan daha fazla doktor görürler ya da karşılaştıkları kötü doktorlar nedeniyle tüm doktorları kötü zannedip karşılaştıkları her doktora kuşkuyla yaklaşan hastalar gibidirler. Kısaca çok kaliteli fakat hesaplı bir otomobil almak için iyi otomobilden anlamak lazımdır. Mercedes kalitesinde fakat Mercedes&#8217;in yarı fiyatında bir çok otomobil markası vardır. Ama Tofaş fiyatına Mercedes kalitesi satın almak imkansızdır. Matbaacı fiyatına iyi reklam satın almanın imkansız olduğu gibi iyi reklamın da makul bir bedeli olmalıdır. İyi reklam, pahalı reklam değildir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İyi reklamın kuralları var mıdır?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Vardır. Reklamcılık bir bilimdir. Tasarım, bir sanattır ama kuralları olan bir sanattır. Tıpkı mühendislik gibi, tasarımın da matematiksel kuralları vardır. Nasıl ki doktorluk mesleğinin olmazsa olmaz kuralları vardır ve o kuralları iyi bilen doktorlar iyi doktordur, reklamcılığın da bilimsel kuralları vardır ve onları iyi bilen reklamcılar da iyi reklamcıdır. Nasıl ki ticaretin de kurallarını iyi bilenlerin iyi tüccar olduğu gibi… İyi tüccar, müşterilerini kazıklayan tüccar değildir. O halde iyi doktor da hastalarını öldüren doktor değildir. İyi reklamcı da reklamverene, prestij ve kâr sağlayıcı; kısaca reklamverenin cebinden para alıcı değil, cebine para koyucu reklamları yapan reklamcılardır. Böyle reklamcılarla karşılaşmamış KOBİ patronları, önce para kazanalım sonra reklam yapalım demektedirler, çünkü onlar reklamı, ceplerinden para çıkaran faaliyet olarak görmektedirler. İyi reklamcılarla tanışmış KOBİ patronları ise; satışlarımız düştü, reklamcımızı arayalım da satışlarımızı arttırıcı reklamlar yaptıralım demektedirler. Yahut; yeni ürün çıkartıyoruz, lansman kampanyası yaptıralım demektedirler. İyi reklamveren iyi reklam kültürüne sahip kişilerdir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Tasarım mı pahalıdır, medya mı?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Medya pahalıdır. Bir reklamcı iki şeyden kazanır. Biri tasarım veya üretim, diğeri medya ve yayın komisyonculuğudur. Sadece medya işi yapan medya ajansları da vardır. Hem prodüksiyon (yapım) hem medya işi yapan ajanslar tam hizmet ajanslarıdır. Bunların da Televizyonları veya gazeteleri yoktur. Yayın üzerinden komisyon alırlar. Sadece Medya işi yapan ve sadece yayın komisyonculuğundan gelir elde eden ajansların da gazeteleri veya televizyonları yoktur. Fakat bunlar bir televizyonun bir yıllık yayın kuşağını toptan ve ucuza satın aldıkları için, bu yayın kuşağını çeşitli reklam ajanslarına daha uygun fiyatlara bölüm bölüm kiralayarak o reklam ajansının doğrudan televizyondan kiralayacağı fiyattan daha ucuza verebilmektedirler. Tam hizmet reklam ajansı bu medya ajansıyla da çalışsa yine Ajans Hizmet Payı adı verilen komisyonunu almaktadır. Bazı KOBİler tasarımlarını veya reklam üretimlerini bir tasarımcı ajansa, medyadaki yayınlarını ise sadece medya ajansına yaptırabilmektedir. Önemli olan yaratım ve tasarımdır. Televizyonda yayınlanmak için üretilmiş bir reklam filmi, televizyon yayın fiyatlarının çok artması nedeniyle internet üzerinden SOSYAL MEDYA denilen facebook, twitter vs gibi yerlerde yayınlanabilmekte youtube gibi video sitelerinde yayın şansı bulabilmektedir. Bir gazete reklamı eğer gazete yayın fiyatları çok artarsa, toplu mail gönderimi şeklinde yüz binlerce internet alıcısına ulaştırılabilme şansına sahip olmaktadır. Bir TV reklam filminin konuşma diyalogları ufak bir uyarlama çalışmasıyla radyo reklamı şeklinde yayınlanabilmektedir. Bütün bunlar bize önemli olan şeyin önce yaratıcılık ve tasarım olduğunu göstermektedir. Yani önemli olan, asıl para etmesi gereken konsept veya fikirdir… Yani tasarımdır, yaratımdır… Ama Türkiye&#8217;de fikir en değersiz şey olduğu için o fikrin, o tasarımın kitleyle buluşma noktası olan medya, fikirden ve tasarımdan daha pahalıdır. Fikrin; ucuz ve değersiz olduğunu gösteren can alıcı iki örnek verelim. Birincisi matbaalar ikincisi dergilerdir. Bir katalog veya broşür bastıracak olan KOBİ sahibi önce tasarımcıya gitmesi gerekirken basımı yapacak olan matbaaya giderek tasarım işini de matbaanın yapması gerektiğini zanneder. Ya da hem tasarımı hem de basımı aynı yerde yaptırırsa işi daha &#8220;hesaplı&#8221; yaptıracağını düşünür. Oysa matbaacılar &#8220;reklamcı&#8221; veya &#8220;tasarımcı&#8221; değildir. Tasarımcının veya reklam ajansının tasarladığı şeyi basmakla yükümlüdürler. Yani bir diş teknisyeni, diş hekiminin ölçüsünü alıp kalıbını çıkardığı protez dişlerin dökümünü yapmakla yükümlüdür, hasta muayene edemez, diş tedavisi yapamaz… Ama her matbaa bir veya birden fazla grafiker çalıştırmakta ve bu tasarımcı olmayan, tasarım eğitimi almamış, reklamcılığı bilmeyen sadece bilgisayar kullanan bu teknik elemanlara grafik tasarımcı süsü vererek ucuzcu ve bilgisiz müşterilerin tasarım ihtiyacını bu kişilere gördürmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Dergilerde durum bunun benzeri mi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Evet. Dergi, derlenmiş bilgi demektir. Haber ve bilginin bir arada sunulduğu seçkilerdir. Dergicilik, reklamcılık ve tasarımcılık değildir. Dergicilik öncelikle medyacılıktır, yani gazeteciliktir. Dergiciler, dergi muhabirleri, fotoğrafçıları, yazarları da Basın Kanununa tabidir ve Basın kartı sahibi olabilirler. Ama reklamcılara basın kartı verildiği görülmemiştir. Dolayısı ile bir dergi öncelikle haber, röportaj ve yorum yayınlar… Dergide yer alması gereken firma reklamlarını ise reklam ajanslarının veya tasarımcıların hazırlaması gerekir. Çünkü habercilik nasıl ayrı bir uzmanlık alanıysa, reklamcılık da ayrı bir uzmanlık alanıdır. Tıpkı diş hekimi ile diş teknisyeni farklılığı gibidir. Bir dergiyi de bir tasarımcı tasarlar… Bir KOBİ sahibi, bir dergiye firması ile ilgili bir reklam vermek istediği zaman o reklamın tasarımını, metnini, başlığını, reklamın fikrini veya konseptini reklam ajansında değil de o derginin kendi bünyesindeki o derginin mizampajını yapan grafikere yaptırırsa; dergi sayfası tasarımı yapmak ayrı iş, dergi ilanı tasarımı yapmak ayrı iş olduğunun farkına varamazsa, dikkat ediniz; dergi ilanı diye aile fotoğraf albümüne benzeyen kompozisyonlar ortaya çıkmaktadır. Bu kompozisyonlarda aslında en altta ve sağda olması gereken logo, yukarıda ve çok büyük olarak yer almakta (ne kadar büyük olursa o kadar dikkat çekeceğine inanılmakta) , ortada bir veya birkaç fotoğraf, en altta da adres bulunmakta, hiçbir başlık, hiçbir dikkat çekici ve akılda kalıcı bir ifade bulunmamaktadır. Hiçbir yaratıcı görsel düzenleme yoktur. Bu ilanları tasarlayan ve tasarlatan için dergi ilanı demek; firmanın logosu ve firmanın fotoğrafları ile firmanın adresinin bir arada bulunması demektir. Yani bir dergi sayfası büyüklüğündeki kartvizit tasarımı bize dergi reklamı diye sunulmaktadır. Ne yazık ki bu reklamlar, küçültülmüş bir afiş niteliğinden bile uzaktırlar… İyi reklamverenler ise, bu işin önemini bilmekte, ellerinde önceden hazırlatılmış ve kendi kurumsal kimliklerine uygun reklamlar bulunmakta, bu reklamları kendi çalıştıkları iyi reklamcılara yayınlanacakları dergiye uyarlatarak veya sıfırdan yepyeni dergi reklamları tasarlatarak isabetli ve etkili reklamlar yaptırmaktalar ve reklama (reklamcıya) ödedikleri para onlara prestij veya kâr olarak geriye dönmektedir. Dergi reklamı tasarımını reklamcıya değil de dergiciye yaptıran kobilerin reklamları ise sadece dergi sahibine kâr sağlamaktan öteye gidememekte, KOBİ sahibi ise reklam verdiğini sanarak avunmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Web sitelerinde durum nasıl? Artık her firmanın web sitesi kurması mecburi olacak diye söylentiler vardı, şimdi de bu mecburiyet var mıdır?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">En ucuz ve en etkili reklam aslında WEB SİTESİ SAHİBİ olmaktır. Web sitesi, her KOBİ&#8217;nin aslında internet üzerindeki BROŞÜRÜ&#8217;dür, KATALOGU&#8217;dur. Bu konuda da iyi reklamveren, iyi web sitesi sahibi olmak istiyorsa, web sitesini iyi reklamcıya yaptırmalıdır ki, iyi sonuçlar alsın.</p>
<p style="text-align: justify;">Yeni Türk Ticaret Kanununun önceki versiyonuna göre büyük, küçük ve orta ölçekli, halka açık olan veya olmayan, hisse senetleri borsada işlem gören veya görmeyen, özel ve kamu sektörüne dahil tüm anonim şirketler denetime tabi olacaklardı. Hiçbir anonim şirket bu denetim dışı tutulmamıştı. Ayrıca, yeni TTK’nın Geçici 6’ncı maddesi ile anonim şirketlerin yanı sıra limited ve sermayesi paylara bölünmüş komandit şirketlerin de denetime tabi olacağı öngörülmüştü.</p>
<p style="text-align: justify;">Değiştirilmeden önce internet sitesi oluşturma zorunluluğunu tespit eden yasa şu şekildeydi: Denetime tabi olan sermaye şirketleri, kuruluşlarının ticaret siciline tescili tarihinden itibaren üç ay içinde bir internet sitesi açmak ve bu sitenin belirli bir bölümünü şirketçe kanunen yapılması gereken ilanların yayımlanmasına özgülemek zorundadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Denetime tabi olan şirketlerin kapsamı tüm şirketleri kapsamayacak şekilde değiştirilince artık internet sitesi yapma zorunluluğu da aynı şekilde değişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Yeni düzenlemeye göre denetime tabi olacak şirketlerin Bakanlar Kurulunca belirlenecek.</p>
<p style="text-align: justify;">Aslında her firmanın, her KOBİ&#8217;nin web sitesi yaptırması için Devletin zorlayıcı hükümlerine gerek duymadan bu işin önemini kendiliğinden kavrayıp, iyi reklamcılara iyi web siteleri yaptırmaları gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu konuda dikkat edilecek husus şudur; nasıl ki her matbaacı tasarımcı değilse, her dergici tasarımcı değilse, her yazılımcı veya her bilgisayar programcısı da iyi web tasarımcısı değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">KOBİ&#8217;ler web sitesi yaptıracakları zaman, kendilerine basmakalıp hazır şablonlar üzerinden birbirinin kopyası web siteleri yapan ve sadece yazılım ve programdan anlayıp tasarımdan anlamayan, reklamcılık bilgisinden yoksun, sadece teknik ve mühendislik bilgisine sahip web şirketlerine değil, bünyesinde tasarımcı ve reklamcı bulunduran şirketlere web tasarımlarını yaptırmaları gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Son soru; Reklam ihtiyaç mıdır?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Son söz olarak şunu söyleyebilirim; nasıl ki her şirketin bir mali danışmanı veya muhasebecisi varsa, nasıl ki bir hukuk danışmanı veya avukatı varsa, kesinlikle bir REKLAMCISI veya REKLAM DANIŞMANI olmalıdır. Bu reklamcı; asla bir matbaacı, bir gazeteci veya dergici, yahut bir dijital baskıcı veya tabelacı olmamalı, gerçek reklamcı olmalıdır. Şunu da ilave etmeliyim; istisnasız bütün KOBİ&#8217;ler; bir reklamcıdan herhangi bir reklam hizmeti almadan önce kesinlikle ve öncelikle reklam danışmanlığı hizmeti almalıdırlar. Bunu aldıkları sırada zaten nasıl bir reklama ihtiyaçları olduğu, nasıl bir bütçe gerektiği, ne gibi alternatiflerin olabileceği gibi çözümler kendiliğinden çıkacaktır. Yani; reklam tedavisine geçmeden önce reklam teşhisinin konması için reklam tahlil ve analizlerinin yapılması şarttır. Ancak ondan sonra isabetli reklam tedavisi gerçekleşir. Unutmayın, iyi doktor, her zaman pahalı doktor değildir. Makul fiyatlarla iyi doktorlar olmasaydı millet hastalıktan kırılırdı… O halde makul fiyatlara çalışan iyi reklamcılar da vardır. İyi reklamcı ancak iyi reklamverenle çalışır. Bir şeyin iyisini ise, o şeyden anlayan anlar… Bir Osmanlıca sözle bitirelim; Marifet; iltifata tâbiidir, iltifat görmeyen marifet zâyiidir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tgdd.org.tr/de/cekmekoy-industrielle-fragen-tgdd-vorsitzenden-faruk-cagla-der-vorsitzende-auserte-sich-dazu-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
